Sunusi Fazil 的个人资料S:N:S:Y // CİDDİYET günl...照片日志列表更多 ![]() | 帮助 |
|
3月30日 Bostancı99'ers Anti Emperyalist Ülkeler Ödülü: İranProud Standing
Of
IRAN
Anlaşılamayan İran!
1979 yılından beri İran'ı sevmiyoruz.
Dünyada dostluklar özellikle 2 güçlü ülke arasında çok zor sürdürülür. Her ülkenin hedefi varolmak ve var kalabilmektir, bu yüzden her ülke bir diğerini kendi varlığına karşı tehdit olarak görme paranoyasına sahiptir. İran ve Türkiye ilişkisi dünya siyasetinde oldukça ender rastlanabilinecek bir anlaşmayla sabittir. 2 ülke de kendi içinde ve dış dünyayla asırlardır zor günler yaşasa da, tam 400 yıldır birbirine yan bakmamış ve en ufak bir anlaşmazlık yaşamamış iki kardeş gibidir.
Kurtuluş savaşında Türkiye'nin güvenle sırtını dönebildiği tek sınır İran sınırı olmuştur. Bölgede yayılmacı bir ideoloji güdüp de 400 yıldır birbirine kurşun sıkmayan başka 2 ülke dünya coğrafyasında yoktur. İran'ın kuzeyi tamamen Türklerin yaşadığı güney Azerbaycan vilayetidir. Bu bölgede ve İranın neredeyse yarısında Türkçe konuşulur. Buna rağmen Türkiye hiçbir zaman İran'dan toprak talebinde bulunmamıştır. Kurtuluş savaşı esnasında Türkiye topraklarından faydalanmak da İran'ın aklına bile gelmemiştir. Üstelik Hakkari ili Türkiyenin Misak-ı milli hudutlarına dahil edilmemiş olduğu halde..
1979 yılında ise aynı 1923'de Türkiye'de olduğu gibi İran'da bir devrim yaşandı. Ülke, batının uşağı olan şahlıktan kurtulup cumhuriyete geçti. Şahlık zamanında ülkeye hakim olan şirketler birbir ülkeden atıldılar. İngiliz ve fransız şirketleri ülkeyi ve pazarı terk ederken İran'ı da uluslararası bir yalnızlığa mahkum ettiler. Türkiye bu durumda batının yanında yeralarak İran'a karşı hep mesafeli oldu. İran'daki rejim bu mesafenin sebebi olarak lanse edildi, fakat aslında, İran'la savunma ve işbirliği paktı kurduğumuz günlerdeki rejim Türkiyeye daha tersti. İki ülke de bir zamanlar imparatorluktu, üstelik iki imparatorluk da Türk geni taşıyordu. İran şahlığı devirerek ulusal manada bağımsızlık kazanmıştı ama bu bağımsızlığı İslam rejimi ile taçlandırarak Türkiye'nin laik rejimini de tehdit eder görünmüştü. Bu, aslında İran'ı uluslararası kamuoyunda yalnızlığa itmeye çalışan şirketlerin ve ülkelerin bir uydurmasıydı. Tümüyle haksız da sayılmazdı, zira İran anayasasında tıpkı israilde musevilere yaklaşıldığı gibi bir madde var: Dünyanın neresinde olursa olsun mazlum müslümanlara yardım etmek İran Cumhuriyetinin görevidir! işte bu maddeden bizimkiler rahatsız oldular nedense!
Bugünkü iran'a baktığımızda ise gördüğümüz manzara şu:
İran Şii bir ülkedir. Bu sanki İslam dışı gibi algılanıyor. Bizim diyanete sorarsanız belki öyledir ama İran'ın mezhebi aslında sadece şiilik değil, aslında caferiliktir. İmam Cafer ise bizim mezhebimiz olan ve tüm mezheplerinde imam olarak gördüğü İmam-ı Azam Ebu Hanefi'nin hocasıdır. Yani diyanetin paralı imamlarının görüşünün aksine 5 hak mezhep vardır ve bunlardan "ilki" Caferilik'tir.
Türkiye'de şii gibi lanse edilen Aleviliğin aslında ne İran'la ne Şiilikle ne de islam ile çok bir alakası yoktur. Bir nevi antik Türk şaman pagan kültürü ile islami bazı objelerin birbirine karışması üzerine renklendirilmiş ayrı bir dindir alevilik. Ne ibadetleri ne de esasları İslam'a benzer. Bu yüzden İran'da Cuma vakti sokakta gezen insanlara rastlayamazsınız, herkes camilerdedir, İslam'ın esasları üzere Allah'a ibadet etmektedirler.
İşte İran'daki bu imani bütünlüğün oluşturduğu kuvvet batıyı ve diğer müslüman gözüken ülkeleri korkutmaktadır. Bu yüzden İran aleyhine yıllardır anti-propaganda yaptırılarak halkın gözünde oluşabilecek bir sempati yok edilmeye çalışılmaktadır.
İran, teknolojisiyle, eğitim düzeyi ile ve insanlardaki sosyal bilinç ile doğunun en şaşırtıcı ülkesidir, ülkede hemen herkes okuma yazma bilir. Müslüman olmayan nüfusta okuma yazma bilmeyenlerin mevcudiyeti vardır. Şeytana tapan yezidilerden tutun da antik hıristiyan mezheplerinden yahudilere ve mecusilere kadar her din bu ülkede özgürce yaşamını sürdürmektedir. Ülkede adına demokrasi denmeyen sadece İslam'ın esaslarını belirlediği bir düşünce ve sosyal yaşam özgürlüğü vardır. Kuran anayasa olduğu için bütün hükümler ve cezalar Kur'an'a göre belirlenir. Bu yüzden her kanunun hükümetten ayrı bir alimler komisyonu tarafından İslam'a uygunluğu denetlenir. Dolayısıyla kişilerin tahakkümü en aza indirgenmiştir. Ayrıcalıklı, elit bir sosyal sınıf bu yüzden yoktur. Sosyalizmin başaramadığını iran başarmıştır.
En fazla satılan kitap ve basılan gazete bu ülkededir. İranlılar çok okurlar ve her sıradan İranlı birkaç yabancı dili bilir, zira kültüründe çok dillilik vardır. Gecenin bir yarısı bir bayan bisikletle güvenle dolaşabilir, zira rahatsız eden çok şiddetli cezalandırılır. Ülkede kan davası yoktur zira devlet mazlumun intikamını kesinlikle alır. Cinayet, tecavüz ve uyuşturucu satışı gibi toplumu rahatsız edecek suçlar ölümle cezalandırılır. Hırsız eğer hırsızlığı meslek edinmişse eli kesilir. Bu ülkedeki cezalar herkesin sorumlu ve hür yaşamasını sağlar.
Hükümet sadece İran'ı değil bütün müslümanları temsil eder, dolayısıyla devletin küçük düşmesi islam'ın küçük düşürülmesi olarak algılanır bu yüzden politikacılar son derece sorumlu davranmak zorundadırlar. Yıllardır her türlü yalan ve anti-propagandaya rağmen İran'dan yolsuzluk haberi duyamazsınız. Üniversiteler de bu sebeple bilim ve irfan yuvası olmuşlardır, İran hiçbir ülkeye muhtaç olmayacak şekilde kendi arabasını, topunu tankını üretir. Ülkede hükümet üniversitelerde acımasızca eleştirilir ve bu suç değildir. Gösteri yapmak protesto etmek serbesttir, bu yüzden diğer ülkelerde olduğunun aksine, İrandaki milyonluk protesto mitinglerinde kavgalar coplanmalar yaşanmaz.
Dış politikada da İran son derece gururludur, zira İslam cumhuriyeti olmanın oluşturduğu bir bilinçle hareket eder. Diplomatları kravat takmazlar ama takım elbise giyerler, süse önem vermezler. İşlerine bakarlar. İran'ın gurur kırıcı olaylar yaşamasına engel olmaya çalışırlar ve boyun eğmezler. ülkenin menfaatini ve islamı her şeyden üstün tutmaları sebebi ile uluslararası her ortamda yalnız bırakılmışlardır. Ama buna aldırmazlar.
Nükleer teknolojiye ulaşmış ve binlerce kilometre menzilli füzeleri gibi kendi silahını üretebilen bağımsız İran İslam Cumhuriyeti şu ana kadar hakkını koruma pahasına Amerika'ya, ingiltere'ye ve BM'e gururla meydan okuması sebebi ile ilkini Venezuela'ya verdiğimiz "ikinci Bostancı99'ers altın anti-emperyalist ülkeler" ödülüne layık görüldü.
1920'lerdeki gibi bizimde aynı gurur yaşayabilmemiz dileği ile,
Çok yaşa Türkiye
Çok yaşa İran
Bostancı99'ers
3月26日 punishment again.. Turkiye is so mean!An "Ordinary" Football Night At Athens !..
What can I say more, our guys said all on the pitch..
Greece : 1
Turkiye : 4
We are not surprised.. This was our 7th game with greece, and guess what! No beat.. Turkiye is unbeatable to Greece
Bostancı99'ers
(Sons of Otthoman)
3月22日 Düşünce Özgürlüğüne sahici bakışLiberaller neden sevilmezler?
Neden sevilsinler ki?
Sizden gözüken biri düşmanınıza da saygı duyuyorsa dostunuz değildir, değil mi?
Liberaller demokrasiyi sindirebilmiş insanlardır. Demokrasi ise tadından yenmez birşey değildir! Çoğu zaman can sıkar ve acıtır aslında. Genelde varlığı değil yokluğu hissedilir, hürriyet gibi. Acı çeken bir insan hür olduğu için sevinip şükretmez, ama esir olupta aynı acıları çeken bir insanın tek derdi hürriyetidir. Hürriyete kavuştuğu anda bütün acılarının biteceğine inanır. İşte demokrasi de kendini yokluğuyla hissettiren bir olgudur genelde.
Liberaller ise demokrasiyi varken de hissedebilen insanlardır. Bu yüzden her düşüncenin, ideolojinin adamı bir gün liberallere gıcık olur. Bu kesindir. Bu gün ezilenler yarın ezme sırasını kaptıklarında yanlarında duran liberalleri karşılarında görüverirler. İşte bu yüzden "ben liberalim" demek cesaret işidir, açıkça bir meydan okumaktır. Ve liberal olduklarını ilan edenlerin çoğunun, aslında liberal olmadıklarını anlarsınız günün birinde. Çünkü bir liberal belki de "liberal olmadığını ispatlama kaderini" yaşamamıştır henüz. Bu yüzden "ben liberalim" diyene fazla güvenmeyin.
Düşünce özgürlüğünü savunmak bir liberalin asli görevidir. Düşünsenize, her düşüncenin ifade edilmesine saygı duymak ne demektir? Hemen Türkiye'den örnek verelim ve liberal olup olmadığımızı anlayalım.
Bugün tartıştığımız konu, terör örgütü liderinin gıyabında konuşurken kendisine "sayın" diye hitap edenler.
Kim demiş, ne demiş merakını had safhada yaşayan Türkler, düşmanlarının sözlerine dostlarınınkinden daha çok itibar ederler. Dün tanıştığı bir zibidi "Karın seni aldatıyor" dese, inanasınız tutar ve 20 yıllık karınız yaptığınız sorgulamayı saygısızlık olarak görüp, cevapları geçiştirirse hemen içinize bir kurt düşer. 20 yıllık ortak dostlarınız "O yapmaz öyle şey, saçmalamışsın, saygısızlık etmişsin" deseler de inanamazsınız bir türlü, huzurunuz kaçıverir.
Terörist başına "sayın" denildiğinde onun saygınlığı mı artar? Suçları mı temizlenir? Hayır tabi ki, ama yine de sizin sevmediğiniz birini başkaları da sevemez diye düşünürsünüz, üstelik çok haklı sebepleriniz de vardır.
İşte burada düşünce özgürlüğü kıstaslarınız devreye girer. Her düşünce özgürce ifade edilebilir tabi ki, ama herkes tarafından değil. Teröristbaşına "sayın" diye hitap ettirtemezsiniz; ama gücünüzün yettiğine. Eğer gücünüz yetmiyorsa Peygamberinize, dininize hakaret etseler bile sesiniz çıkmaz çıkamaz.
28 Şubat sürecini, 1997'yi hatırlayın. Başbakan Erbakan'a "pezevenk" diye hitap eden generali hatırlayın. BİR ARAP'IN YAVELERİ cümlesini hatırlayın. Peygamberinize "BİR ARAP" Kur'an-ı Kerim'e de "O'NUN SAÇMALAMALARI" dediğini ne çabuk unuttunuz. Aynı günlerde bir başka rütbeli TSK mensubunun halka açık konuşmasında başörtülüleri kovup, Kur'an-ı Kerim'e 14 ASIR ÖNCEKİ ÇÖL KANUNLARI dediğini de mi hatırlamıyorsunuz? Hatta bu askerimizin mason locasına üye olduğu da ortaya çıkmıştı.
Biz böyle şeylere alışığız, yüzümüz yeterince kalın, tükürseler hissetmeyiz. Yıllar önce gene böyle bir resepsiyonda ülkemizin ileri gelenleri içki masasında muhabbet ederken peygamberimizden de "ARAP MEMED" diye bahsediyorlardı.. Ne oldu?..
Herkes hür, herkes istediği gibi düşünebilir ve bunu ifşa edebilir, kimsenin lafına katılmasam da laf söyleme haklarına saygı duyabilirim. Ben de farklı düşünebilirim. Örneklerini az önce verdiğim gibi, benim düşüncemin aksinde laf söyleyen herkesin annelerinin üç kuruşluk kalitesiz birer fahişe olduklarını da düşünebilirim. Ama böyle düşünsem de bunu açıklamam, zira her doğru her yerde söylenmez, özellikle de güçsüzsen.
Demek ki ben de liberal değilmişim. Demek ki ben de düşünce özgürlüğünün hararetli bir savunucusu olarak gözükmeme rağmen samimi değilmişim. Ya da öyleyim ama şimdilik aksini ispatlama şansını henüz bulamadım.
Şimdilik diyorum ki, insanlar istedikleri gibi düşünsünler ve düşüncelerini özgürce ifade edebilsinler ki biz de onların ne iş olduklarını anlayabilelim. Ya da kendi hatalarımızı görelim ve düşüncelerimize bir çeki düzen verelim.
Bence idam cezası asla kaldırılmamalıydı, teröristbaşı derhal idam edilmeliydi ve ona "sayın" diye hitap edenlerin sesi de kısılmamalıydı.
Düşünün, herkes düşünsün, hatta sesli düşünsün ki insanların da fikirleri özgürce değişebilsin, bir çıkar yol bulunsun; gelişmek ancak değişmekle mümkün, değişmek de düşünmekle.
Şimdi anlayabildiniz mi Liberaller neden sevilmezler!
Bugün başörtüsü eylemlerine destek verip yarın eşcinsel evlilikleri savunacakları için olabilir mi?
Evet, ben bugün liberalim, ama yarın?
Ya da kıvırmadan, kısaca kendi fikrimi şöyle belirteyim: Müslümanın başka hiçbir kimliğe ve etikete ihtiyacı yoktur.
Sunusi Fazıl ONAY
3月12日 Arkadaşlarımızı Rezil Edelim köşesi 5.. NazoMerhaba dostlarım, bu hafta da alışageldiğiniz şekilde bir başka dostumuzu rezil edecektik ama bu sefer biraz daha popüler bir dostumu sizlere rezil etmek istiyorum. Tabi Bünyamin kadar popüler değil ama olsun. Evet bu hafta konuğumuz sevgili dostum Nazım Hikmet.
"Hade lan" dediğinizi duyar gibiyim. Umursamıyorum.
İlk şiirini henüz 4 aylıkken yazdı ama annesi ya sanattan anlamıyordu ya da kokuya dayanamadığı için derhal çöpe attı. Nazım'la tanışmamız çok eskilere dayanır. Ayıptır söylemesi üstü açık bir şevrolem vardı, kendisi hiç üşenmeden arkasına "aşıksan vur saza, şöförsen bas gaza" yazmıştı. Ondaki bu yeteneği farketmemle aramızda şöyle bir diyalog geçti:
- Lan naaptın?
- Abi güzel olmuş mu?
- s.tir git sil şunu çabuk, mahvetti arabayı yaa.. kro musun olum sen!
Evet, gördüğünüz gibi ondaki bu yeteneği ilk ben farketmiştim ve yanımdan kovmuştum, zira yanımda kalsaydı gölgemde yok olup gidecekti. Onu kovmakla en büyük iyiliği yapmış yani önünü açmış oldum. Gerektiği zaman bu kadar fedakar da olabiliyorum. Fedakarlık diyorum çünkü kimse onun kadar iyi çay demleyemez ve sırt kaşıyamazdı, onu uzaklaştırarak bu haklarımdan da feragat etmiş oluyordum.
O ise bu kovulma işini oldukça abarttı ve o günlerde küs olduğumuz yavşak Stalin'in yanına taa Rusya'ya gitti. Stalin'e gitmekle kalmadı, bir de orada beni daha da kızdırmak için uçaktan iner inmez toprağı öpüp "Memleketime kavuştum, beni Stalin yarattı" dedi. Ama ben kızmadım, zira onun maksadını biliyordum, amaç ilgimi çekmek, çocukça bir kapris işte. Gerçi sonraları kendisi de hatasını anladı ve berlin radyosunda yaptığı konuşmada ifade edip benden özür diledi ama şımartmamak için fazla yüz vermedim. Bu arada gizliden gizliye ona çok yardım etmişimdir. Mesela bir çok şiirini bizim Ahmet Emin Yalman'a ben yazdırtmışımdır. Ahmet Emin oturur yazar Nazım diye de imzalardı, hey gidi günler hey. O zamanlar iyi para veriyolar memlekete şair lazım, şöyle siyasetten anlayan diye, Nazım'ı çıkardık biz de.
Bi Lenin abimiz vardı. Adam diyor ki: propaganda yapmak için her halkın içinden sanatçılar çıkaracaksınız, bol bol da pohpohlayacaksınız, ressamdı, şairdi, müzisyendi, yazardı, ne bulursanız. Onu her türlü oyunlarla büyütüp halka sevdireceksiniz.. Benim de aklıma Ahmet Emin geldi. Önce biraz hapse sokarız pişsin diye sonra şiirlerini büyütürüz halkın gözünde falan.. Millet kral çıplak diyemez herkes yer. Meğer çakal uyanmış olaya, gitmiş şiirleri Nazım diyerek yazmış imzalamış.
- "Lan ne halt yedin sen" dedim
- "abi" dedi "Nazo zaten stalin'in yanında adam iyi kıvırıyor bu işleri benim de bir katkım olsun diye düşündüm" dedi.
- "iyi hadi iki çay kap gel" dedim.
Sonra yazdırdım şiirleri buna gönderdim Nazo'ya, bayağı serpildi genç, şan şöhret sahibi oldu.
Bir gün Avusturyadayım, Viyana'da terlik fuarı var, ben de stand açmışım, baktım bu uzaktan bana bakıyo gel. "gel lan gel" dedim. "abi" dedi "affettin mi beni?", "geç otur şuraya kitapsız" dedim, çay verdim bi bardak. Tabi nerden bulacak oralarda bizim memleketin çayını, içti bi dikişte yaktı ağzını burnunu. dedim "hop yavaş". "abi boşver" dedi, dedim "ne boşveri, hıyar! terliklere döküyon müşteri bakacak beğenecek onları"
Ne günlerdi be.
Çapkın çocuktu ama, manitasız gezmezdi. Dedim "oğlum artık toy değilsin, kominik mominik bi yol tutturmuşun gidiyosun, gel" dedim "sana bi kız bulalım enternasyonel bi düğünle evlen, iş güç sahibi ol, adam gibi yaşa, ne bu nerde akşam orda sabah, ömür geçmez böyle..", "Bırak bu burjuva söylemlerini yoldaş" dedi bana.. bana!.. Viyana sokaklarında elimde terlik metroya kadar kovaladım denyoyu. Yetişemedim de köftehora "Ulan dedim gözükme bi daha gözüme" Bu da son görüşmemiz oldu.
Macaristan katliamında bi aradım çıkmadı telefona, çekoslovakyayı yerle bir ettiklerinde aradım, sekretere yok dedirtiyor mahsus, ulan ben duymuyor muyum arkadan fısır fısır konuştuğunu lavuk. Sonra baktım müteahhit olmuş Berlin'e duvar örüyor. SMS gönderdim "Ulan çimentoyu bari gel bizden al bir faydan dokunsun..." yanıt yok. Hayırsız. Neyse işte göremedim bi daha, aramadım da, bi iki kere o aramış sonradan, haber yolladım "geçti artık, benim Nazım diye bi tanıdığım yok" diye. Ağlamış falan, demiş "ölürsem beni illa sunusi abimin yanına gömün memlekete". "Bırak bu işleri Nazım" dedim. "Senin memleketin moskova, tek abin de Stalin, hadi koçum al voltanı, hem beni niye öldürüyon kendinden önce şerefsiz".
Netekim bi kaç ay sonra da kaybettik kendisini. Üzüldüm tabi, insan üzülmez mi? Hatası oldu ama, severdim Nazım'ı. Çok severdim lan. Açık konuşayım Ahmet'in şiirlerinden de bi bok annamadım ama millet hep anlarmış gibi yaptı, onlar da sevdiler. İyi çocuktu be Nazo, saftı, temiz çocuktu, toprağı bol olsun.
Şimdi bakıyorum millet atıp tutuyo mavi gözlü dev diye. Ulan enteller siz ne anlarsınız be. Hepinizi yedik oğlum. Gudikler siziii. 3月8日 Kadınlar Günü Anısına... Arkadaşlarımızı Rezil Edelim - ÖzelKadın-Erkek Eşit Değildir, peki denk midir?
Dünya kadınlar günü hatırına yazayım dedim, ama kadınları övecek ya da yüceltecek değilim. Realiteden bahsedeceğiz ve bunu eğilip bükülerek kırılmadan yapmamız mümkün değil. Zira her iki cinsin de bir takım zaafları ve avantajları mevcut.
Yazımızın bu kısmını söylenemeyen gerçekler oluşturuyor. Şimdi çok sevdiğimiz ve onlarsız bir hayat düşünemeyeceğimiz kadınlarımızı yerin dibine sokup sokup çıkaralım:
En çok duyduğumuz bilimsel realite Kadınların Erkeklerden daha aptal oluşudur. Beyin kıvrımlarının daha az oluşu ve mantığını gerektiği gibi kullanamama sıkıntısı kadını erkekten daha aptal yapar. Bunu bu şekilde söylerseniz kıyamet kopar, erkekler daha zekidir de diyemezsiniz. O zaman ne yapmanız lazım? Hemen bir duygusal zeka icat edin ve diyin ki: Erkeklerin IQ'su daha yüksek olabilir ama kadında da duygusal zeka daha fazladır (EQ)". Güzel.. Peki ne işe yarar? yumurtayı daha hızlı kırmasına mı? Yoksa kredi kartını daha becerikli kullanmasına mı?
Duygusal açıdan da erkekler daha verimli ve hisli oldukları halde sırf kadınlar daha naif diye uydurulmuş bir şehir efsanesidir bu. Söyleyin bakalım en sevdiğiniz şairler, ressamlar, heykeltraşlar, bestekarlar, yazarlar genelde erkek mi kadın mı? Bilim insanlarından, doktorlardan falan bahsetmiyorum bile
Zeka erkekte, duygu erkekte, güç tartışmasız erkekte, peki güzellik? o kimde? Maalesef o da erkekte. Eski uygarlıklara bir bakın, tanrıça heykelleri dışında kadın figürü göremezsiniz.. Roma'da, antik yunanda caddelerde ve sokaklarda hep kaslı fit genç erkek vücudları kullanılır. Estetik olarak kadında 3 yuvarlak bölge dışında bir şey yoktur, erkekte ise sadece bir kolda bile 3 bölge sayılır estetik olan.
Kadınların tek avantajları erkeklerin cinselliğe olan zaaflarının inanılmaz büyük oluşudur.
Ağzında diş kalmamış 90 yaşında ihtiyar bir erkek bile cilveli bir kadının yanında eski kurtluk günlerini hatırlar, sanki bir şey yapabilecekmiş gibi heyecanlanır ve kur yapmaya kalkışır.
Bu yüzden bir evliyanın şu sözleri hiç aklımdan çıkmaz. "Evde baş erkek midir, kadın mıdır?" diye sormuşlar, evliya demiş ki: "Baş şüphesiz erkektir. Ama kadın boyundur, boyun ne tarafa çevirirse baş oraya bakar"
İşte erkekleri böylesine aciz duruma düşüren şey duygularıdır, şimdi siz kadınlar daha duygulu diyebilir misiniz?
Merhamet hikayesi var bir de? Neymiş kadınlar daha ince, nazik ve merhametliymiş. O da külliyen yalan. Bir kere ağda yapan bir yaratık nasıl daha ince ve nazik olabiliyor. Bütün yüzünü gözünü boyamadan dışarı çıkamayan, saçlarına garip şekiller veren, soğukta incecik çorapla dolaşabilen, üstelik dolaşırken ayağı garip ve rahatsız bir pozisyonda olan.. (topuklu ayakkabı, çiftleşme mesajı veren bir kısraktan esinlenerek icat edilmiş, biliyor muydunuz? Yani manası "hazırım" demek).
Şimdi bütün bunları yapan kişi aptal olmasın da ne olsun? Zira bu kadar acıya erkekler için katlanıyorlar ve iddia ederim ki bir erkek bu acıların 10da birine bile dayanamaz. (hele doğum sancılarını ve acısını hiç saymıyorum bile)
Kadın kendine olan öz güvenini, saygısını arttırmak ve kendini daha mutlu hissetmek için orasını burasını boyuyormuş. Bence güven eksikliğinin en büyük işaretidir bu. Bir nevi kabuldür. Kadın beğenilmek ve sevilmek ister, en nefret ettiği adama bile güzel gözükmek zorundadır ki, neler kaçırdığını bilmek adama ızdırap versin. (ya tırnaklarını bile uzatıp boyuyorlar.. iğrençliğe bak.. dişlerini niye boyamıyorlar acaba?)
Merhamet konusunda ise çok kısıtlılardır. O kadar ki, sadece kendi yavrularına merhamet gösterirler ve biter.. Kadın, yaşı ve cinsi ne olursa olsun herkese düşmanlık yapabilir ve ceza verebilir. Bir erkek üvey evladına kötü davranıyorsa öz evladına da kötü davranıyordur, zira o kötü biridir. ama bir kadın üvey evladına kötü davranıyorsa genelde öz evladını kayırmak için bunu yapıyordur. Yaşlı kaynanasına zulmeden gelinleri de görmüşsünüzdür ama kaynanasıyla kavga eden erkek çok azdır. (eğer erkek yaşlı birini eziyorsa herkesi eziyordur). Oğlunun karısını ezen kaynanalara ne demeli? Böyle bir kayınpeder vakası neredeyse hiç yoktur. Bütün bunlar kadınların daha merhametsiz ve sinsi olduklarını ispatlıyor. Daha binlerce örnek var, zaten kendi bacaklarını yolan birinden her psikopatlık beklenir. Savaş meydanında da geçerlidir bu, tarihten biliyoruz, erkek öldürür, kadın ise cesede bile işkence yapar (öldürmekle yatışmaz)
Bütün bunlar adet gördükleri için de olabilir, kendi vücutlarıyla ve kanla erkeklerden daha erken ve güçlü bir biçimde tanışıyorlar sonuçta. Her ay önemli bir miktar kan kaybediyorlar, bu durum, beyine giden oksijeni de azaltıyordur ayrıca hormonlarının da büyük etkileri var. Sonuç olarak kadın çevresinden ziyade kendisiyle daha fazla uğraşan bir yaratık olur, erkek ise kendisini fazla takmaz. Eğer bu tip kadınsal haller erkeklerin başına gelseydi ne gibi bir faciayla karşılaşılırdı hayal bile edemiyorum.
Buraya kadar kadınları yerin dibine geçirdik, biraz da erkeklerin öküzlüklerinden bahsedelim.
Erkeğin en önemli zaafı cinsel dürtüleridir dedik, ikinci zaafı da kendini bir halt zannetmesidir. Allah erkek ve kadını eşit yaratmamış ama birbirine eş yaratmıştır. Demek ki doğal ve ilahi bir denklik söz konusudur. Kendini kadından üstün gören tabii ki ilahi nizamda kibir libasını giymiş olduğu için Yaratıcı tarafından cezalandırılır. Yani Kadına denklik bizzat Allah'ın kayırmasıyla verilir. Sahip olduğu zekayı kullanmasını bilen akıllı kadın, zeki erkekten daha avantajlıdır. Zira kadın hem kutsal emanettir hem de erkeğin bu dünyada en çok istediği şey kadındadır.
İşin dini boyutu vardır, ve inananlar için çok önemlidir. Kadın hizmetçi değildir, yalnızca kendinden sorumludur, erkek ise beraber olduğu kadın erkek bütün bireylerden sorumludur.
AİLE HAYATI
Erkek, ailenin reisidir.. Töre ve din böyle buyurmuş; her ne kadar buna karşı olsanız da bu ancak sizi teselli eder, zira realite, erkeğin reisliği yönündedir, istediğiniz kadar kanun çıkarın, eşittir diyin, farketmez, yerleşik kalıbı ve tabuyu toplumdan kolay kaldıramazsınız. En medeni toplumlarda bile erkek eşini döver ya da hakaret eder. Bu bir eğitim meselesi değildir, bu bir ahlak, insaf ve vicdan meselesidir. İngiltere, Fransa ve Almanya'da eşlerini döven erkekler Afrika ortalamasının kat kat üzerindedir.
Bir reis olarak erkek, evinin huzurunu emniyetini ve geçimini sağlamak zorundadır. Evin emniyetini ve geçimini herkes sağlıyor ama huzuru sağlamak o kadar da kolay değil. Düşünün, korkunun olduğu yerde huzurdan bahsetmemiz mümkün mü? Huzurun olmadığı yerde sağlıklı bir psikolojiden bahsetmek de mümkün değil. Eğer kadında erkeğine karşı bir korku varsa, saygısı ve sadakati de kesinlikle sahte demektir. Zira saygı sadece sevgi ile edinilebilir. Evde terör estirmenin bir getirisi vardır ve onu ölmeden elde edersiniz ama bu sizi gerçekten hiç mutlu etmeyecektir.
Her yanlışta hanımını suçlayan ve cezalandıran erkeğin nasıl bir zaafiyet içerisinde olduğu malum, kadınlar erkeklere şekil verilsinler diye verilmediler, zira kadınlar oyun hamuru değildirler. Sürekli hanımına bağırıp çağıran adam ya hanımını tanımıyordur, ya da kördür. Kendi hatalarının zerresinden bile haberi yoktur. En büyük günah olan kibir gözlerini kör etmiştir, kendini bir "şey" zannetmektedir.
Hanımına hakaret eden adama ise diyecek birşey yok. Sana emanet edilen birine nasıl ve ne hakla hakaret edebilirsin! İnsan insana neden hakaret eder? Muhakkak bir düşüncesizlik yüzünden, peki düşünemeyen birine hakaret etmek nasıl bir düşüncesizliktir? Bu, bir maraton koşan tek bacaklı atlete kızmak gibidir, ya onu maratona sokmayacaksın, ya da çabasından ötürü takdir edip motive edeceksin. İşte bu yüzden evlilik sabır işidir diyoruz. Ya sabredeceksin, ya da evlenmeyeceksin. Bu nedenle insanın kendini tanıyamadan evlenmesi pek olumlu olmuyor. Özellikle küçük dağları ben yarattım diyenlerin kendilerini terbiye etmeden asla evlenmemeleri gerekir. tabi onlarla evlenen bayanların akılsızlıkları mazur görülecek!
Aynı olay aksi ile de mevcut. Erkeğini anlamayan ve anlamaya çalışmadan hüküm veren kadınlar yok mu? İnatla hata yapan ve özür dilemekten yahut anlaşmaktan aciz kapris makinelerinden söz ediyorum. Kendini anlatamayan ve başkasını da anlamak istemeyen insanlar acıklı bir sonla aile hayatına veda ederler. Ortada kalan çocuklar da faturayı öder ve hesap bu dünyada kapanır. Kadın fazla hesapçı değildir aslında. Dedik ya, kendisi ile fazla alakalıdır. Rahat yaşamı garanti altında olursa yapamayacağı evlilik yoktur. Siz para için yaşlı kadınlarla evlenen erkekleri pek sık göremezsiniz ama tam tersi çevrenizde muhakkak vardır. Hatta evlenecek kadına ilk soru budur: "Adam zengin miymiş?"
Erkek de duyguları ile hareket eder, tek fark, erkek bu duyguları mantık olarak adlandırır. Erkeğe göre güzel güzeldir, çirkin de çirkin, bu herkes tarafından biliniyorsa ifşa etmekte de hiçbir beis yoktur (mantığa bak), bu yüzden kocalar karılarını inanılmaz şekillerde rencide ederler. Aynı şey kendilerine yapılacak olsa tekme tokat girişiler belki, en azından galiz küfürlerle hakaret ederler, ama kendileri yaparlarsa sorun yoktur. İnsanın en sinirlendiği şey, kendi yaptıklarını başkalarında görmekmiş. Rencide edilmiş, kendine saygısı kaybolmuş ve kişiliği tehlikede olan bir bayan hiçbir erkeğin hoşuna gitmez, rencide edenin de.
Bu yüzden bayanlara tavsiyem, size hakaret edene misliyle karşılık verin. Hem medeni hem de ilahi kanun buna izin veriyor. Kendinizi ezdirmeyin, Allah'ın bahşettiği şahsiyetinizi koruyun. Size yapılan saygısızlık Allah'a yapılmış demektir, kimin emaneti olduğunuzu unutmayın. Düşüncesiz kocalarınıza akıl vermeniz kolay olmayacaktır, en fazla dua edebilirsiniz, ama hiç değilse verilen cezalara razı olmayın. Siz bir zamanlar bir babanın nazlı kızı, birilerinin cici kardeşi ve şimdi bir adamın kabul edilmiş karısısınız ona göre davranın, haklarınızı koruyun ve tekrar söylüyorum kendinizi asla ezdirmeyin.
Erkeklere tavsiyem, önce Allah'tan korkun, sonra insaflı ve ölçülü olun, anlayışlı olun, komplekslerinizin esiri olmayın, karılarınızın sizden daha becerikli ya da zeki olduğu durumlarda bunu olgunlukla kabul edin ve gurur duyun. Doğrularınızdan asla taviz vermeyin ama karşı tarafın doğrularını da layıkıyla anlamaya çalışın, Zira aslında "o" karşı taraf değil, siz aynı taraftasınız. Akıl akıldan üstündür, kibiri bir tarafa bırakın ama saygıyı elden bırakmayın ve eğer saygının kalmadığını düşünüyorsanız gidin karınızı rahat edeceği başka bir adamla evlendirin ama asla eziyet eden bir zalim olmayın ki size de eziyet edilmesin. Ve herşeyden önce destek almaktan çekinmeyin. Bir evlilik sevgisiz bile yürüyebilir ama saygısız yürüyemez, bunu aklınızdan çıkarmayın.
Bütün bu anlattıklarım önemli bir eğitimi almamış olanlar için pek geçerli değil. Bahsettiğim eğitimi almamış olanlarla da bu yazının çoğunda aynı fikirde değilizdir zaten. Yalnız bayanlara ufak bir ipucu daha vereyim, farklı sesleri duymak önemlidir siz böyle düşünmüyor olsanız bile kulak verin:
Eğer kocanız alkol kullanıyorsa (ve siz de), sizin herkesin ortasında mayo bikini ile denize girmenize müsade ediyorsa, giydiklerinize ve görüştüklerize karışmıyorsa, pek şikayet etmeye hakkınız yok aslında, zira yanlış bir evlilik yapmışsınız. Alkol kullananlar hem Allah'tan korkmazlar (korktuklarını söyleyen samimi değildir) hem de dürtülerine sahip olamazlar.
Size değer veren ise sizi kıskanır, başka erkeklerin gözlerini süslemenize izin vermez, kimsenin hayaline meze yapmaz. Ne iş icabı, ne bakkal çakkal, Allah'tan korkan ve size değer veren kişi elinden geldiğince hiçbir erkek ile muhattap olmanıza fırsat vermez, (izin vermez demiyorum, o fırsatların ortaya çıkmalarını önler diyorum). Evet maalesef bu böyledir. Şimdi dilediğiniz gibi yaşayın ama "ektiklerinizi biçmekten dolayı şikayet etme salaklığı"na düşmeyin. Yaşadıklarınız imtihanınızdır.
Yine hadisle bitiriyorum "Karısını kıskanmayan deyyustur"
Sunusi F. ONAY
3月6日 Miliyetçiliğin, Emperyalizmin ve Kapitalizmin Gerçek YüzüÇağdaş Dünyamız, Milliyetçilik ve Ruanda
!994 yılında bir ülkede 100 günde 2 milyon insan öldürüldü. Katliam kelimesinin bile küçük kaldığı, filmlerde görsek "senarist ya da yönetmen abartmış" diyeceğimiz sahneler yaşandı Ruanda'da.
Bu olay bizlere batı emperyalizminin ve kapitalizmin ne olduğunu açıklamaya yetiyor aslında.
Ruanda'yı diğer Afrika ülkelerinden ayıran en önemli fark, bu ülkenin paris konferansı ile ortaya çıkan bir devlet olmayışıdır. Köklü bir devlet ve millet geleneği bulunan Ruanda'da asırlardır tek kabile hüküm sürer, tek dil konuşulurdu. Okur yazar oranı yüksek, eğitimli ve refah seviyesi yüksek bir krallıktı ve 1800'lü yılların ikinci yarısında Ruanda Almanya'nın sömürgesi oldu. 1994 katliamının temeli işte o günlerde atıldı.
Ruanda'da Hayvancılıkla uğraşanlara Tutsi, tarımla uğraşanla Hutu denirdi. Bir ailede hem Tutsi hem Hutu olabiliyordu doğal olarak. Almanlar bölgeyi koloni haline getirdiklerinde ülkenin yüzde onbeşini oluşturan Tutsilere üstün ırk muamelesi yaptılar. Hayvancılıkla uğraşanların geliri daha yüksek olduğundan, bir sosyal tabaka olarak Tutsiler Ruanda halkının elitlerini temsil ediyorlardı. Almanlar ise bu sosyal tabakayı bir ırk bilinci ile motive etmek amacıyla tutsilerin Hutularla akraba olmadıklarını aslında Nuh peygamberin soyundan geldiklerini uydurarak okullarda ders kitaplarına bile soktular. Katolik misyonerler yıllarca bu ideolojiyi Ruanda'nın en ücra köyüne bile yaydılar.
Almanlar yenilgiye uğrayıp bölgeden kovulduktan sonra gelen Belçikalılar da bu ideolojik saçmalıklara destek çıktılar. Tek millet olan Ruanda iki millet haline getirildi ve azınlığa daha büyük bir ayrıcalık tanındı. Bunun tek amacı nefret tohumu ekmek ve daha çok sömürmekdi. Netekim, Belçika uygulamaları daha da ileri götürerek insanların kimlik kartlarına Tutsi ya da Hutu olduklarını belirtir bir ibare konmasını sağladı. Tutsiler yıllarca azınlık oldukları halde Hutuları yönettiler ve bilinçsizce de aşağı görmüş oldular. Zira kimliğinde Tutsi yazan Belçika hükümetinin koloni valisince ayrıcalıklı bir statü kazanıyordu.
İkinci dünya savaşının akabinde Belçikalılar ülkeden ayrılıp Ruanda bağımsızlığını kazandığında, birbirinden nefret eden iki millete sahipti. Daha sonraki yıllarda iktidara gelen hükümetler hep bu ayrımcılığın körükleyicisi oldular. Fransa ve Belçika'nın desteği ile kurulan son Hutu hükümeti katliam hazırlığına bir özel ordu kurarak başladı. Emperyalistlerin her zamanki oyunudur bu. Parçalarlar, küçüğe daha fazla ayrıcalık tanıyıp nefret tohumları ekerler ve büyük parçanın intikam alışını ellerini ovuşturarak seyrederler. Ruanda'da milliyetçilik öyle bir boyuta ulaşmıştı ki okul ve hastane gibi sosyal tesislerde kapasitenin yüzde onbeşinden fazla tutsi bulundurulması yasaktı. Tutsiler komşu ülkelere göçe zorlanmış kalanlar ise büyük eziyetlere maruz bırakılmışlardı. Ülke fakirdi, sömürülecek parası var sayılmazdı. ama emperyalizm ve kapitalizm her zaman sömürecek birşey bulur, olmazsa borç verir ve onu sömürür, örneklerini görmüyor muyuz?
Ruanda'da da böyle oldu. Belçika Hutu hükümetine silah satacaktı, ama Ruanda'nın parası yoktu, yardıma Fransa yetişti. 12 milyon dolar kredi vererek Ruanda'ya Belçika'dan silah satın aldı. Fakat bu önemsiz meblağ bir katliam için yetersizdi, netekim fakir Ruanda bu sefer çareyi Çin'den pala ithal etmekte buldu. Sandık sandık palalar taşındı ülkeye, milyonlarca, Afrika göller bölgesinin verimli topraklarına sahip yemyeşil bir ülke olan Ruandaya ve 100 günde kimliklerinde Tutsi yazan 2 milyon kadın erkek ve çocuk Ruandalı evlerde sokaklarda kiliselerde hastanelerde yani bulundukları her yerde vahşice öldürüldü.
Peki 1994 yılında modern dünya ne yapıyordu?
İlk icraatı BM gösterdi. Ülkede konuşlanmış bulunan çoğunluğu Kanadalı ve Danimarkalı olan BM askerleri derhal bölgeden kaçtılar. Hem de tesislerinde bulunan 2000 sığınmacıyı Hutuların eline bırakarak. 1991'de Irak'ın minik Kuveyti işgal etmesiyle ve 3 tane arabın canı yandı diye 1 milyondan fazla ıraklıyı öldürerek bölgeye barış getiren BM Güvenlik konseyi Ruanda'da 2 milyon insanın ölümünü bir katliam ve soykırım olarak kabul etmedi. Çünkü eğer bu kabul edilseydi o zaman Ruanda'ya da Barış Gücü konuşlandırılması gerekirdi. Ama Ruanda'da ne petrol vardı ne de elmas yatakları! Ardından Katolik kilisesi kaçtı ülkeden. Papaz ve misyonerler görevlerini yapmış olmanın keyfiyle ayrıldılar kanlı caddelerden. Kiliseler, yakmak için ceset toplama istasyonu oldular. Hıristiyanlık asırlardır sürdürmekte olduğu geleneğini tekrar onurlandırdı 2 milyon cesetle.
Belçika suçunu kabul etti ve resmi olarak yaptıklarından özür diledi. Amerika da Somali'de uğradığı yenilginin şokuyla bölgeye müdahale edememiş olmaktan dolayı üzgün olduğunu belirtti ve başkan Clinton ülkeye bir taziye ziyaretinde bulundu. Hutu lejyonlarını eğiten ve silahlandıran Fransa ise hala sessizliğini koruyor. Katliamın sorumluları hala Fransa'da yaşıyor ve Fransa suçları ispatlanmış olan politikacıların hiçbirini Fransa aleyhine şahitlik yaparlar kaygısıyla Ruanda'ya geri vermiyor. Ruanda Ulusal Birlik Ordusu ülkeyi ele geçirip bütün yerel suçluları yakaladılar ama hapishanelerde bu mahkumlara bakmak oldukça külfetli olduğundan bütün suçlular aşama aşama serbest bırakılıp topluma kazandırıldılar.
Ruanda'da sokaklarda dostlarını komşularını ve öz yeğenlerini, kuzenlerini palalarla kesip öldüren insanlar geziniyor. Modern dünya ülkeleri ise bu vahşete seyirci kalmanın vicdan azabını bile çekmiyorlar. Bütün dünyayı soykırım masalları ile uyutan milletler Ruanda'nın acısını hiçbir zaman paylaşmadılar, aslında paylaşamazlar da, zira soykırımın ne demek olduğunu sadece Ruandalılar bilir yalancılar değil.
Nato, Cento, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve diğer kuruluşlar aslında herkesin bildiği bir şekilde insanlığa ihanet amacıyla organize edilmiş kuruluşlardır. Vazifeleri haklıyı haksızdan ayırıp kollamak değil bilakis güçlünün gücüne güç katmaktır. Bunu her dünya vatandaşı gayet iyi bildiği halde, neden hala bu oluşumların içerisinde yer almak isteriz? Cevap basit aslında. Tabi ki zalimlerden olabilmek adına.. bu şekilde mazlum olmaktan korunacağımızı düşünüyor olmalıyız.
Unutulmaması gereken şey ise, zalim gerektiği zaman hiçbir bağa bakmaz ve Ruanda'daki gibi kendi yeğenini ve kuzenini de öldürür.
Ruanda'da yaşanan bu müessif olay, tüm kandırmacalardan arınmış, çıplak bir gerçek olarak bize her türlü ayrımcılığın, milliyetçiliğin, emperyalizmin ve kapitalizmin aslında ne demek olduğunu ispatlamıyor mu?
Hamile kadınların karınları deşilerek çıkarılan ceninler ayakkabı topukları ile ezildi, binlerce kadına ve çocuğa tecavüz edildi, 2.000.000 insan hunharca katledildi. Sadece üç kuşak ötesinde kardeş olan insanlar arasında yaşandı tüm bunlar. Milliyetçiliğin sonu ırkçılık, ırkçılığın sonu ise vahşet oldu her zaman. Bu, kısa bir zaman dilimi içerisine sığdırılmış konsantre bir ibrettir tüm insan evladına. Bütün halkların kardeş olduğunu unutanlara; görüp, düşünüp anlasınlar diye.
Sunusy F. ONAY 3月2日 Erdoğan Cumhurbaşkanı olursa ne olur?Dış işleri bürokratları gözüyle, Cumhuriyet Tehlikede mi? (ya da tehlikede olan ne?)
Nisan'da Recep Tayyip Erdoğan'ın işaret edeceği aday cumhurbaşkanımız olacak. Türkiye buna hazır mı bilmiyorum? ama bu bir çok değişimi de beraberinde getirecek. Bence en önemli değişim dış işlerinde yaşanacak. Bugünkü Türkiye'nin dış işleri bürokratlarının ailelerini mercek altına alırsanız neden bu kadar yaygara koparıldığını da anlarsınız.
Hep diyoruz Türkiye'yi bir avuç elitist yönetiyor diye, işte bahsettiğimiz bürokratlar da bu elit ailelerin mensubları. Büyükelçiler, konsoloslar, ateşeler ve diğer memurlar hep bu ailelerden. Bu aileler ve dostları cumhuriyetin büyük azınlığıdır, ama medya onların elindedir, köşe yazarları, patronlar ve tetikçileri hep bu çevredendirler.
Yavuz Bülent Bakiler Hocamın anlattıklarını dinledim gözlerim doldu. Almanya'da tertip edilecek bir toplantı için büyük katılıma gereksinim duyuluyor, zeki bir elçilik bürokratı fikrini söylüyor "Burdaki camileri dolaşıp insanlara anlatalım" Monşer hemen hazırlanıyor ve avanesi ile birlikte büyük bir camiden içeri giriyor. Fakat ayakkabılarını çıkartmadan ve elinde sigarası ile. Camide ilerleyip insanlarla konuşmaya başlıyor, şokun etkisi ile cemaat donup kalıyor, neden sonra monşer bir küllük rica ediyor, hatta koca camide küllüğün olmamasına şaşırıp hayıflanıyor. Cemaat bunun üzerine camide sigara içilmez olduğundan küllüğe gereksinim duymadıklarını ve buraya ayakkabı ile girilmemesi gerektiğini anlatıyorlar monşere ve monşer bunun üzerine derhal dışarı çıkıyor.
Türk Devletinin elçisi bunları bilmemek zorunda mı idi? Temsil ettiği milletin dininden haberi olmayan bir elçi nasıl derman olsun millete.
Bir başka örnek bir Türk gecesine katılan başka bir elçimizle alakalı. Yurt dışındaki soydaşlarımız bir iftar vermiş. Bütün müslüman ülkelerin elçileri de davetliler arasında. Bizimki ezana 10 dakika kala şaşaayla içeri girer, ezana beş dakika kala alkollü bir içki ister, gelmeyince de herkesin şaşkın bakışları arasında su içip bir sigara yakar. Yani oruçlu olmadığını ilan etmek zorunda hisseder kendini.
Tamam oruç tutma, paşa gönlün bilir, ama elçimiz bu kadar saygısız mı olmak zorunda idi soydaşlarımıza ve dinimize?
Diğer bir olay eski yugoslavyadan. Bir sırp, büyükelçimize adeta bağırıp sitem ediyor: "burada bu kadar müslüman Türk yaşamakta ve size onlarca kez yazı yazdık, bu insanların eğitimiyle alakalı en ufak bir yol göstermediniz, bu kadar mı nefret ediyorsunuz soydaşlarınızdan."
Yine aynı büyükelçi görev yaptığı süre içerisinde kitap taleplerinin hepsini olumlu karşılamasına rağmen, soydaşlarımıza bir adet kitap bile ulaştırmamış, ve soydaşlarımız da kendi imkanları ile Türkiyeden her gittiklerinde bavul bavul kitap taşımışlar ülkeye.
Geçen yıllarda almanya büyükelçimizin yaptıklarını hatırlayınız. Büyükelçilik binasında başörtülü kabul etmiyor, başörtü resimli pasaportu olan vatandaşlarımızla ilgilenmiyor. Devlet kabul etmiş pasaport vermiş bizim büyükelçi reddediyor. Sonra başbakana şikayet edilince kıvırtıyor "saçları biraz gözüksün, açmalarına gerek yok" diyor. Saç gözükünce ne olacak? ya boyattıysa? suç değil ya! ya kestirdiyse? suç değil ya! maksat din ve dindarla alay etmek olunca böyle oluyor tabi.
Yıllarca görev yapan amerikan büyükelçimiz ile konsolosumuzun 10 yılı aşkın bir süredir küs olduklarını ve hiçbir resepsiyona beraber katılmadıklarını, birinin onayladığına öbürünün red verdiğini biliyor muydunuz?
İşte Dış işlerinin hali bu, daha neler var; ve bu bürokratların aileleri de biliyor ki, Tayyip Erdoğan ya da onun zihniyetinde milliyetçi ve mukaddesatçı biri cumhurbaşkanı olursa hiçbiri oralarda barınamazlar. Ekmek elden su gölden yaşayan, hayatları şampanya kadehlerinde geçen bürokratların arpası kesilir artık.
İşte bu yüzden Tayyip Erdoğanın cumhurbaşkanlığı istenmiyor.
Daha üniversiteler, sağlık kuruluşları, barolar ve bilimum bürokrasi kaleleri var istemeyen. Onların da neden istemediklerini anlatırız bir ara. Eğer Tayyip Erdoğan ya da bu zihniyetteki biri cumhurbaşkanı olursa binlerce bürokrat işsiz kalacak. Yüzlerce asalağın kökü kazınacak, şimdilik bunu bilin yeter.
TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?
Yani demek istiyorlar ki:
BİR SALTANAT SONA ERİYOR, BABANIZIN CUMHURİYETİNE SAHİP ÇIKIN
Sunusi F. ONAY
Bostancı99ers |
|
|