Sunusi Fazil 的个人资料S:N:S:Y // CİDDİYET günl...照片日志列表更多 工具 帮助
8月20日

Mezhep Tarikat ve Cemaat

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların en çok kirlettiği konuların başında gelir mezhepler, tarikatlar ve cemaatler. “Bence…” diye başlayan cümlelerle iflah olmaz cahilliklerini sergileme yarışına girmeye çok meraklıdır bazı sözde aydınlarımız. Kendileri enaniyet dağının gölgesine sığınır ve alabildiğine atıp tutarlar mezhepler, tarikatlar ve cemaatler hakkında. Zira bazıları bu konularda konuşmayı görev addederler, olsun varsın hiçbir bilgileri olmasın, çok değerli saydıkları fikirleri vardır ya saçmayı istedikleri, eğer biraz da güzel lisanları varsa başlarlar caka satmaya. Laflarının nereye gidebileceğini kestiremeden atıp tutarlar.

Bugün, bu işlere pek kafa yormayan insanlar açısından en azından kafamızdaki bazı düşüncelere referans olabilecek bir yazı yazmak istedim. Niyetim, bu konu hakkında ileride tafsilatlı düşünmek ve fikir yürütmek gerektiğinde bir temelimizin olması ve en azından bazı kötü niyetli bilgisiz fikir sahiplerinin sözlerinden etkilenmemek..

Öncelikle şunu belirtelim, dünyada Allah indinde tek din İslam’dır. Dolayısıyla bu dinin mezhep, tarikat ve cemaatlerini diğer dinlerin benzer organizmalarıyla karıştırmamak gerekir. Zira İslam’ı referans alan her organizmanın rotası sonradan şaşabilecek olsa bile çıkış noktası yani mevcudiyet temeli haktır.

Genel kanının aksine, dinimizdeki mezheplerin oluşum tarihi, tarikatların ortaya çıkış tarihi kadar eski değildir. Zira tarikatların kaynağı Rasulullah’tan aldıkları feyz ile sahabeler olmuştur. Tasavvuf ekolünün kurucusu her ne kadar Hasan Basri efendimiz olarak gözükse de, bugün yaşamını sürdüren tarikatların 2 silsilesi vardır. Bir Hz Ebu Bekr’e ulaşır, diğeri de Hz. Ali’ye.. Diğer sahabelerinkiler bu 2 silsileye intisap etmiştir. Etmeyenler de daha sonra amaçlarından saparak batıl olmuşlardır. Mesela sema dönerek artık işi gösteriye dökmüş olan Mevlevilik gibi, sünnet ve ibadetten uzaklaşarak kendi ayin ritüelini oluşturmuştur. Halbuki Mevlevilik zamanın en güçlü akademisi olarak Anadolu tarikat geleneği içerisinde çok önemli bir yere sahipti.

Bugün dünyanın hangi coğrafyasına giderseniz gidin muhakkak zikir meclislerine yani tarikatlara rastlarsınız, bunların nefs mücadelesi ile alakalı verdikleri reçeteye bakarsanız hiçbirinin diğerinden farklı olmadığını görürsünüz. Tarikatlar İslam nüfusunun okullarıdır. İslam’ı kabul etmiş bireyler buralarda nefs terbiyesini öğrenirler. Hiçbir okulun diğerine üstünlüğü yoktur. Eğitim öğretim sistemi zannettiğiniz kadar fiziki olmasa da imtihanla sınıf geçme burada da vardır, tek fark buradaki imtihan sonunda atlanan sınıflar bir üstünlük aracı değil kalbi hastalığın şekline ve tedavisine göre atlanması şart olan sınıflardır. Kiminin 1’inci hastalığı güçlüdür zor geçer, kiminin 7’inci… Bunlar aslında uzaktan bakılması gereken şeyler değil bilakis yaşanılası güzelliklerdir.

***
Mezhepler, tasavvuf ekolünün ve özellikle kuantum düşünce sisteminin bu ekolde yeşermesi sonucu ortaya çıkmış olan zorunlu hiziplerdir. Su yüz derecede kaynar. Bu nereye giderseniz böyledir ama hava basıncı sabitse değil mi? Ya da bir üçgenin iç açılarının toplamı 180’dir fakat mutlak bir düzlem üzerinde değil mi? Yani dünyanın yuvarlak oluşu yüzünden düzlem bulmamızın imkansız olduğunu söylersek üçgenin iç açılarının toplamı 180 derece eder mi? Ya da iki kere iki ne zaman dörttür?

İşte mezhepler de bu gibi soruların sosyal hayatta ve ferdi yaşamda ortaya çıkmasıyla ve verilen cevapların çeşitliliğiyle ortaya çıkmıştır. Allah’u Teala’nın “istikamet üzere olun” emri ile birlikte bu tür sorulara cevap veriliş prensibi yani ilkeleri seçilir ve ona göre içtihatlar yapılır. Din, zannettiğiniz kadar basit ve zümrelerin elinde bir oyuncak değildir. “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız kurtulursunuz” hadisi neden söylenmiştir acaba? Ya yolda sürekli yıldız değiştiren insanın durumu ne olur? İslam bize her zaman düşünmeyi öğütler, ama düşünmek sadece başı avuçlar arasına almak değildir. Halis bir düşünce için temiz bir kalbe ihtiyaç vardır, aksi takdirde her beyni olan düşünüyor ve düşüncesini ifade ediyor değil mi?

İslam mezheplerinin diğerlerinden farkı da budur zaten; hiçbiri bir diğerini zail etmeye çalışmaz. Düşünce prensibi doğrultusunda gelişir ve diğer mezhep ve inananları da kendi mezhepleri içinde kaldıkları sürece doğrudur. Bir Hanefi, Şafi olan arkadaşını köpek gördüğü zaman uyarmak zorundadır. Az önce dediğim gibi içtihat farklılıkları mezhepleri doğurmuştur, zira hayatıyla bize öğretmen olan ve her sorunun cevabını (bildirildiği takdirde) bilen Rasulullah Efendimiz artık aramızda (eskisi formuyla) bulunmamaktadır. Ama bu mezhep imamlarının yalnız oldukları anlamına da gelmez…
***

Aktüel meseleye gelince, bugün ŞİİLER ve SÜNNİLER arasında bir çatışma ortamı yaratılmak istenmektedir. Tarihte de bu yumuşak karın oldukça istismar edilmiş ve İslamiyet’in bu iki güzide ekolü birbirine çelişik gösterilmek istenmiştir. Bunda mezhep önderlerinin payı da maalesef yadsınamaz. Mesela Sünniler 4 hak mezhep diyerek Şiiliğin Caferilik kolunu dışlamışlardır, halbuki İmam Cafer 4 hak mezhebin kurucularının hocasıdır! Dolayısıyla ilk mezhep denilebilir. Zamane teknolojisi ve düşünce sistematiğinin gelişmesiyle oluşan içtihat farklılıkları neticesinde, diğer mezhepler aslında Caferilikten türemiş olsalar bile, siyaseten Şiiliğin Sünnilikten farklı duruşu neticesinde bir takım ayrılıklar derinleşmiş ve giriftleşmiştir. Şiiler bugün Sünnileri Ehli beyti tanımayan ve önemsemeyen cahiller olarak görürler, bir bakıma haklıdırlar da, dinimizin en ulularından “Peygamber Ailesini” (yani 12 imamı) bugün hangi Şii çocuğa sorsanız size bir çırpıda sayar, ama Sünni çocuk Ninja kaplumbağaları daha iyi tanır! Buna karşılık Sünniler de Şiileri ashaba karşı dil uzatmakla suçlar ve “Ehli sünnet vel cemaat” ilkesine daha sadık olduklarını iddia ederler. Bütün bu iddiaların nedeni politiktir. Zamanın iki siyasi partisinin desteklenmesi ile oluşan ayrılığa bugün bir ihtiyaç yok ama bu ayrılığın tek nedeni politika olmadığı için mezhepler varlıklarını bugün de devam ettiriyorlar ve ettirmek zorundalar. “Ümmetimin muhalefeti de rahmettendir” hadisi ile bu ayrılığın sadece prensiplerden kaynaklandığını biliyoruz ve imani olarak İslam’da tek vücut olduğumuz gerçeğini asla unutmuyoruz. Bu sebeple gayrimüslimlerin aramıza ekmeye çalıştığı nifak tohumlarının da farkındayız. (hatta bu yüzden bugün Irak’ta Şii camisine saldırı düzenlendiğinde şehit olan Şiilerin cenaze namazlarını Sünni imamlar, Sünnilerin namazlarını da Şii imamlar kıldırıyor..!)
***

Cemaatler ise tarikat ve mezheplerden sonra gelen ve bunların kapsama alanında bulunan fertler birlikteliğidir. Cemaatler, “2 kişi yolda yürürken bile birinizi imam seçiniz” hadisine toplum nazarında uyan, Müslüman gruplarıdır. İslam sosyal ve “kamusal alanda” yaşanan bir dindir. Fertlerin farz olan ibadetlerini tek başlarına yapmaları bile pek makbul değildir. Artan nüfus ile birlikte ruhun aynı canlılıkla muhafaza edilmesi amacıyla, İslam’ın hukuki, fıtri, sosyal ve iktisadi alanda birliktelik içerisinde yaşanabilmesinin tek yolu cemaat olmaktır.

Cemaat dışı ilişkiler de gayet kutsi olabilir, mesela bir akrabalık bağı (sıla-i rahim) ya da komşuluk ilişkisi gibi. Öyle ki, peygamberimiz “Cebrail bana komşunun komşusu üzerindeki haklarını anlattıkça ben Rabbimin neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacağını zannettim” buyurmaktadır.

İslam bir cemaat dinidir. Cami bir Cemevi yani toplanma yeridir, toplanma yerinde de sadece ibadet edilmez, her türlü umuma ait meşveret yapılır. İşin gerçeği, “Yatsı namazında aramızda bulunmayanların selamette olduklarını araştırmak vazifemizdir.” Allah bizleri bu dünyada ve öbür dünyada yalnız bırakmasın, sevdikleriyle beraber eylesin. Amin. 

Gerçekçi bir Seçim Sonuç Analizi

 Bu yazıyı bir başarıyı taçlandırmak adına, ya da bir hezimete kılıf bulmak uğruna yazmıyorum. Koca koca yazarların ve siyasetçilerin hala milleti aptal yerine koymalarına karşı bir tepki olarak yazıyorum. İki gündür görüyorum ki hala seçimi ve sonuçlarını analiz edebilmiş değiller, zira tuttukları taraf özgür düşünmelerini engelliyor.

Buyurun tarafsız gözle yazılmamış bu seçimin analizini de okuyun ve aslında Türk milletine nasıl hakaret ediyorlar görün… Bizler yüce Türk milleti taraftarıyız…

CHP ve MHP’nin niye bu seçimin mağlubu olduğunu Sayın Öymen’in ve Bahçeli’nin basın açıklamalarından sonra daha iyi anladım. Evet, CHP ve MHP’nin bu zihniyetle mağlup olması kaçınılmazdı zaten. Değerli siyasetçilerimiz özet olarak AKP’nin dağıttığı kömür sayesinde başarılı olduğunu söylüyorlardı. Yani yüce Türk milleti 1 paket kömüre gelecek 5 yılını satmış bir milletti bu elitistlere göre.

Seçimlerden önce bas bas bağırdık. CHP’nin şansı yok, zira en büyük destekçisi olan alevi kesimden bile AKP’ye kaymalar yaşanıyor, oligarşi ve bürokratik cumhuriyet savunucularından başka, bu ülkenin gençlerinden hangi söylemi ile oy alacak? Bu partinin her hangi bir projesi var mı, lafla Atatürk’ü ve cumhuriyeti savunmaktan (ya da istismar etmekten) başka? MHP hakeza…

AKP zamanında terör tırmanışa geçti denildi, bu AKP’nin değil ülke düşmanlarının bir başarısı, acaba eleştirenler ne gibi bir proje attılar ortaya?
AKP zamanında ülke parsel parsel satıldı denildi, bu satışın Atatürk ve İsmet İnönü zamanında yapılan satışın daha altında olduğu hiç söylenmedi nedense! Hatta ilk olarak AKP bu konuda sınırlamalar getirmişti.
AKP zamanında Kıbrıs satıldı denildi, ama Kıbrıs’ın gelirinin 4 kat arttığı ve uluslar arası platformda artık tanındığı ve İKÖ’ye bile üye yapıldığı, dahası, artık eski günlerinden daha milli bir duruşa sahip olduğu söylenmedi.
AKP zamanında borçların arttığı söylendi, ama eski borcun gelirin altında olduğu şimdiki borcunsa milli gelirin sadece yarısı kadar olduğu söylenmedi.
Bütün bunlar 80 yıldır ödenmeyen nemaların ödenmesi, bankalardan hortumlanan paranın vatandaşa iadesi sonrasında gerçekleşti. Yani inşaat yapılırken tamirat devam ediyordu üstelik.

Eskiden bir anayasa kitapçığı fırlatıldığında çıkan krizler, şimdi muhtıralar verildiğinde bile çıkamıyor, ekonomi o kadar temelli ki en ufak bir sarsıntı yaşamıyor, bunlar hiç dile getirilmedi.

Ve bütün Türk milletini aptal yerine koyan o açıklama yine CHP ve MHP’den geldi:
“Vatandaşlarımız bizi bir poşet kömüre sattı!”

Değil kömür, CHP bana bir poşet altın verseydi, alır cebime koyar ve oyumu gider paşa paşa AKP’ye verirdim..
Çünkü biz zannettikleri kadar aptal değiliz..

Çünkü muhalefet iftira atarken AKP proje geliştiriyordu. Bu ülkenin vergi sistemini, bankacılık sistemini, sosyal güvenlik sistemini, hastanelerini, yollarını düzenliyordu. Her sene bir buçuk milyon artan işsiz nüfusu %20 düşürüp istihdam sağlıyordu, milli geliri tam 2 katına çıkarıyordu. Bir senede sadece iç anadoluda 1000 adet fabrika açarak Guinness’e girmeye çalışıyordu. Ülkenin yollarını 2 katına çıkararak her sene teröre verdiği şehidin 3-4 katını trafik canavarına veren ülkede kaza oranını %80 düşürüyordu. 100 bin derslik yaparak ülke eğitimine 2000 okul hediye ediyordu. Artık ders kitapları ücretsizdi üstelik.

Bu milletin gözü 1 poşet kömürde değil, icraatlardaydı. Oy kaybetmek uğruna hiçbir yalan vaatte bulunmayan bir partiyi iktidara taşıdı

Hem de mazot 1 YTL OL-MA-YA-CAK demesine rağmen..
Hem de fındığa ederinden fazla VER-ME-YE-CE-ĞİZ demesine rağmen..
Arif olan anladı…

Bu bir ilkti.
VAAD EDEN DEĞİL, ETMEYEN KAZANDI bir bakıma
Çünkü aziz millet yalanı dolanı ayıracak ferasete sahipti.

İp atlayanlar, mazotçular, fındıkçılar, mitingciler, ülkenin 5 sene hortumlanmasına seyirci kalanlar şimdi kendi hallerine yansınlar.

Doğuda devleti temsil eden tek partinin AKP olduğu gerçeğine dikkatinizi çekerim. En fazla sosyal demokrat adayın AKP listesinden vekil olmalarına dikkatinizi çekerim. Bizler en sonunda oligarşi ve bürokrasi karşısında tek millet olabildik. Bunu kimseye bozdurmayacağımızı temenni ediyorum.

Tek millet.. Tek bayrak.. Tek devlet..

Beğenmediğimiz Amerikalının dediği gibi: One nation, under one God..
Yani, Bir Allah’a iman eden BİR millet.. 

AKP’ye oy veren-vermeyen tüm kardeşlerimiz,
Seçim sonuçları hepimize hayırlı ve uğurlu olsun. Allah, bu vatanı ve üzerinde şükürle yaşayan aziz milleti korusun ve yüceltsin.

Siyasi Ahlaksızlık Ve CHP MHP Koalisyonu

CHP=MHP diyen sistem koruyucularına ithaf edilmiştir ve seçimlerden önce yazılmıştır. tarihe bir not düşme amacıyla buraya alıntılıyorum.
********
 
Türkiye siyasi demografisinde ülke seçmeninin %75’i sağ, %25 sol görüştedir. Yeni jenerasyonun, Türkiye’deki sol tanımına duydukları kayıtsızlık sonucu bu yapı ortaya çıkmıştır. Bana sorarsanız AKP bir sol partidir ve bu demografi analizi de dolayısıyla yanlıştır.. Ama şimdilik konumuz bu değil..

Beni asıl yaralayan şey, koltuk uğruna liderlerin seçmeni enayi yerine koymalarıdır.
Seçmen üç şekilde enayi yerine koyulabilir ve maalesef ülkemizdeki bir takım siyasi partiler bu üçünü de çok büyük bir soğukkanlılıkla yapmaktadırlar, peki nedir bu seçmene takılan üç enayilik madalyası? Tek tek inceleyelim:

1. Altın kozalak ödülü:
Seçmen bu ödüle hiç olmayacak, gerçekleşmeyecek vaadlere kanması sebebi ile hak kazanır. “Kayseri’ye deniz getireceğim”, ya da “herkese 2 anahtar” gibi vaatlerdir bunlar. Buna kanıp da oy veren seçmen anca kozalak alır. Dikkat ederseniz mazottan bahsetmiyorum..

2. Altın geyik ödülü:
Nispeten daha masum olan bu ödül, oy verenin sadece oyunun boşa gitmesine neden olur, ülkeyi ciddi bir kaosa sürüklemekten uzaktır. Burada parti lideri ve yönetici kadroları, seçmene geyik yaparlar: “tek başına iktidarız”, “iktidara yürüyoruz”, “en büyük biziz, dünya bizim zaferimizi konuşuyor” gibi içi boş ve manasız cümleleri inanın %2’lik oy potansiyeli olan Erbakan bile kuruyor. Seçimden sonra da hatırlamıyorlar. Bugün baktığımızda bir iki parti hariç diğer bütün partilerin baraj problemi olmasına rağmen Haydar Baş’tan, Deniz Baykal’a, Recai Kutan’dan Devlet Bahçeli’ye kadar her lider bu yalanı geniş geniş rahatlıkla söyleyebiliyor. Amaç seçmene madalya dağıtmak herhalde!
Peki bu yalan ortaya çıkıp seçim sonuçları gözlerine sokulunca azıcık yüzleri kızarıyor mu? Tek kelimeyle HAYIR. Peki neden? Çünkü bu yalanı söyleme yüzsüzlüğüne alışmışlar, milleti de alıştırmışlar, kimse hesap sormuyor.. Bakın:
-Hani siz tek başına iktidardınız?
-Evet, olmadı kısmet değilmiş..
-Yahu bırak iktidarı, muhalefet olamadınız be..!
-Hıı, evet, ama bir dahaki seçimlerde…
-Ya sen daha toplumu analiz etmeyi becerememişsin, öngörün sıfır, tahmin yeteneğin berbat, anket okumayı da bilmiyorsun, akvaryumda yaşıyorsun, daha ne seçimine gireceksin?
-Biz bir dahaki seçimlerde…
-Hala seçim diyor.. Adam, sen bana yalan söyledin.. ya da aptalsın durumu okuyamıyorsun, ne iktidarı verecem ben sana, bas git..

Maalesef, seçmenle adayı arasında böyle bir diyalog olamadığı için bu yüzsüzler bir dahaki seçimlere aynı jargonla girip tekrar oy istiyorlar, ve bu ödülü sonuna kadar hak eden bir kısım halkımız da oy vermeye devam ediyor, zira onlar parti değil takım tutuyorlar, sevdikleri lider ülkeyi soysa, ailesi 9 katrilyonla buharlaşsa bu adamlar yine o politikacıya oy atacaklar çünkü mazot… neyse…

Şimdi gelelim en acı ödüle:

3. Altın Boynuz Ödülü:
Tüylerimi diken diken eden bu ödülün sahipleri oy verdikten sonra genelde dövünürler. Zira burada oy verilen parti ve lideri, seçmen tabanına tam anlamıyla ihanet eder ve boynuzu takar.
Bu durumda, eşlerin birbirlerini aldatmaları gibi bir namussuzluk, haysiyetsizlik çok rahat gözlenebilir. Hemen örnek vereyim de yanlış anlaşılma olmasın:
Mesela Komünist partisi seçimi kazanır ama faşist partinin azınlık hükümetini destekleyeceğini söyleyerek iktidar fezlekesini reddeder. Ya da laik parti seçimi kazanır ve koalisyon için başka bir laik parti dururken gider dinci bir parti ile anlaşır ve bakanlıkların yarısını onlara devreder.

Bu tabanın oyunun çöpe gitmesi demektir. Oy veren seçmen kendi ideolojisinin tam temsili yerine zıt ideolojiyi devlet yönetimine taşır ve böylece tabanına ihanet etmiş olur. O partiye oy veren laik seçmen kendi oyuyla dinci partiyi iktidara taşımış gibi olur ve bu ödülü çok acı bir şekilde hak eder. Oy vermemiş olanlarsa kurunun yanında yaşın da yanması gibi, yanarken ben demiştim edasıyla kafa sallar ve diğerinin aptallığından ötürü isyan eder.

ŞİMDİ SORUYORUM, EY ÜLKEMİN MUHAFAZAKAR VE MİLLİYETÇİ İDEOLOJİYE SAHİP VATANDAŞLARI!

Bana dürüstçe cevap verin, bir elinizi kitaba diğer elinizi de vicdanınıza koyun:
Oylarınızla CHP’nin iktidara taşınmasına razı mısınız?
Sayenizde muhafazakar muktesebattan uzak, sol bir iktidar kurulmasından yana mısınız?
Hala Mehmet Moğultay’ın atadığı kadroların demokrasiyi linç etme çalışmalarını ibretle (ve takdirle) izlerken yeni bir militan adalet bakanını koltuğa oturtmaya razı mısınız?
Örgüt kadrolarını, çocuklarımızın beyinlerini zehirlemek adına, 45 günde öğretmen yapan yeni bir militan milli eğitim bakanını görevlendirmeye hazır mısınız?
Ezanı yasaklayan, camiler kapattıran, KITleri hortumlayarak boşandığı eşine 9 trilyon nafaka veren, ülkeyi susuzluğa, çöp dağlarına, açlığa ve kuyruklara mahkum eden basit militan bürokratları görevlendirmeye hazır mısınız?
Kuran kurslarınızı kapatan, kurban derilerinize el koyan, dini eğitimi kaldıran, hastanelerde çarşaflı ihtiyar kadını tedavi etmeyip ölümüne seyirci kalacak kadar ideolojisine bağlı başhekimleri zevkle atayan hatta yetiştiren…
Allah’a ve Allah diyene düşman…
Sokaklarda sizi kurşunlayan… binlerce gencinizi şehit eden, bir ideolojiyi iktidara taşımaya hazır mısınız?

-Üstelik CHP (o zaman SHP idi) bu tahribatın çoğunu Demirel’in kendilerini koalisyon ortağı yapmasıyla becermişti, hani kendileri de Leyla Zanaları meclise taşımışlardı! İşte sağcı bir parti kendi ideolojisine sahip rakip sağcı parti dururken (ANAP), solu getirip ortak yaparak seçmenine böyle ihanet eder-

Bu ülkenin CHP’ye gönül vermiş seçmenleri yanlış anlamasınlar lütfen, hepsi benim yurttaşım, ama bu yukarıda söylediklerim MHP ağzıyla yarım asırdır tekrarlanan terennümler.. Bunlar sizde bir tereddüt oluşturmuyor mu, Allah aşkına?

Bunları ben değil, rahmetli Başbuğ söylüyordu, hatırlıyor musunuz ismini?

MHP’ye gidecek her oy, CHP’nin iktidarına bir tuğla olacaktır, sözünü ettiğim bakanlıkların yarısı onların olacak ve sizin bu konuda bir söz hakkınız olmayacak, oyunuzla CHP kadrolarının militanlarını ülkeye yerleştireceksiniz..

Eğer bütün bunları biliyorsanız ve bir tehlike görmüyorsanız, ideolojinizle bir çelişki tespit etmeden vicdanınız rahat uyuyabilecekseniz, oyunuzu MHP’ye verirken eliniz titremesin.

Fakat biz ocaklarda böyle yetişmedik, Başbuğa her fırsatta hakaret eden ve eli kanlı katil diye saldıranları elimizle iktidara taşımak bizim ahlakımıza ve anlayışımıza, örfümüze ve din güdümüze terstir. (Siyasetçilerimiz bunu bir kez yaptılar.. %25’lik solu %75’e iktidar ettiler ve acısını hala duyuyoruz).

MHP, BBP, AKP, DP ve SP’ye vicdan olarak yakın, sağduyulu, hür düşünceli, milli değerlere sadık, muhafazakar bir “Sosyal Demokrat” olarak, bu kadar açık olduğum için şimdiden özür dilerim. Daha önce DSP’yi iktidara taşıyan ve şimdi de Baykal’ı başbakan yapmaya hazırlanan Milliyetçi Hareket’in oy verenlerinin özrünü ise asla kabul etmiyorum, onu da eğip bükmeden ifade edeyim.

Partizanlık

Bu ülkeyi “öldüresiye” sevenler!

Hakikaten bu ülkede iktidar olmak zor arkadaş.. Zira muhalefetin bir ölçüsü yok.. Keşke grekoromen muhalefet olsa da, hiç değilse uyulacak birkaç ilkemiz olsa. Bizi öldüren şey de işte bu “vatanseverlerin” ilkesizliği ve partizanlık.

Partizanlık, Türk milletinin çok iyi bildiği bir ur, cumhuriyetin ilanıyla kesilip alınmıştı ama tam yirmi sene sonra (1943) milliyetçilik olayları ile birlikte iktidar partisi tarafından yine hortlatıldı ve günümüzde Cumhurbaşkanı tarafından paranoya sonucu, sebep gösterilemeden atanmayan 3000 bürokrat ile artık önlenemez boyutlara ulaştı; yine neşter gerekiyor sanırım.

Önce hep beraber ezber bozalım; bu ülkenin politikacılarının ve eğitimcilerinin yıllardır söyledikleri şeylerin gerçek olmadıklarını kabul edelim. Örnek:

- Türk milletinin genlerine en uygun yönetim şekli cumhuriyettir!
Değildir!
Türk halkı 5000 yıllık (+/-) tarihinde cumhuriyeti hiç tatmamıştır ki. Aksine hep tek adamla yönetilmiş. Ne zaman karizmatik bir lidere kavuşmuşsa imparatorluk olmuş. Ve o lidere muhalif olan Türklerce (!) devleti parçalanmış dağıtılmış. Lidere olan düşmanlık yüzünden muhalefet ülkeyi batırmış. (çok ilginç!)
- Türk milleti parlamenter demokrasiye 1920 yılında geçti (yani cumhuriyetin ilanından önce).
Yanlıştır!
Türkiye (Devlet-i Ali-i Türkiyye) Meşrutiyetin ilanıyla parlamenter demokrasi ile tanışmış, 2. Meşrutiyetle birlikte sadrazamı padişahtan daha güçlü hale getirmiştir. Nitekim rejimin son günlerinde Padişah iyice süs eşyasına benzetilmiştir. Devlet idaresinde bugünkü cumhurbaşkanının padişahtan daha geniş yetkileri olduğu muhakkaktır.

İşte sevgili okuyucular, daha yüzlercesini sayabileceğimiz bu ezberler üzerinden hareketle, şimdi de ülkedeki sözde vatanseverliği ve yükselen milliyetçi/ulusalcı muhalefeti bir inceleyelim:

Siyasi manada vatanseverlik, muhalefette olan kişilerin iktidarı uyarmaları ve yol göstermeleri ile ülkeyi hatadan kurtarmaları şeklinde ifade edilebilir.
Yani maksat mevcut başkanın ve iktidarın onurunu zedelemek değil, ülkeyi yanlıştan döndürmek olmalıdır.

Bunun aksi örneği Balkan savaşlarında yaşanmıştır. İttihatçı komutanların iktidarı zora sokmak uğruna Edirne’yi bile nasıl gözden çıkardıkları malumunuzdur. Ülke sözde milliyetçiler tarafından nasıl Bulgarlara ve Ruslara bırakıldı okumuşsunuzdur.

Günümüzde yaşananlar da pek farklı gözükmüyor:
Bugünün muhalefet taktiği “bilmeyenler” üzerinde hakimiyet kurmak ve her yalanı bir enstrüman olarak görüp kullanma şansı doğurmaktır. Mesela “ülkenin borcu 400 milyar dolar” der muhalefet büyüğü, halbuki değildir! Sadece 180 milyar dolardır ve milli gelirin neredeyse 3 kat altındadır. Muhalefetin amacı büyümenin borçla yapıldığını ispatlamaktadır. Yani kör olanın bile gördüğü bir büyüme vardır, maksat bunu saklamak ve lekelemektir. Aslında daha muhalefetteyken bile doğrusu olmayıp da yalanı kullanan adamı, miting yaptığı alana gömmek gerekir, ama biz de o siyasi zeka pek bulunmaz. Ve bu adam hala itibar görmeye devam edebilir.

Halbuki yapıcı vatansever bir muhalefet şöyle der. “bunların politikalarıyla ancak bu kadar büyüyebildik, halbuki biz şu taşı şu taşın üzerine koyup daha da büyüyebilirdik” Ama demez, zira o zaman yol göstermiş olur, yoksa maazallah iktidar gider vatanın selameti için o taşı o taşın üzerine koyar da süper güç oluruz, Allah korusun!

Her şey yalan ve hile üzerine koyulunca ortam inanılmaz kirleniyor ve sonunda temiz bir şey kalmıyor. 1000 iftiradan biri kazayla doğru çıksa geri kalan 999’u da şüphe çekmeye başlıyor.
“EĞER GEMİNİN DÜMENİNDE BEN YOKSAM, BATSIN BU GEMİ” anlayışı ülkeyi içinden çıkılmaz bir hale getirirken, aslında görebilen insana da muhalefetin nasıl bir vatanhaini olduğunu da ispatlıyor adeta. Her şehit cenazesi haberini aldığında içten içe coşkuyla sevinç çığlığı atıp meydanlara koşan ve cami avlularında hükümete, imama, şehit yakınlarına küfreden muhalefet nasıl vatanını sevebilir ki?

Bizler BABALARINI TAKİP EDEN ÇOCUKLARDAN çok çektik. Sırf babası ona oy veriyor diye düşünmeyen, takım tutar gibi parti tutan, tuttuğu partinin az oy almasını namus meselesi yapan siyasi magandalardan çok çektik. Hüseyin Üzmez ağabey bir kitabında Malatya’da göbeklerine kadar sakallı ve sarıklı, göğüslerinde tabak gibi CHP rozetiyle cami bahçesinde oturan “dinimi değiştiririm de partimi değiştirmem” diyen hacılardan bahsederdi. İşte biz bunların evlatlarından çok çektik. Onların evlatlarıydı Demirel’i 7 kez, Ecevit’i 5 kez başbakan yapan.

Soruyorum size, sağdan üç parti, soldan bir parti meclise girmiş, lider olan ise sağcı.. Kiminle koalisyon yapar? Tabi ki dünya ve siyaset görüşü birbirine uyanla değil mi? Halbuki bu millet DYP-SHP koalisyonunu gördü Demirel’le.. Bu nasıl bir aldanmışlıktır sağcı seçmen adına?

Demek ki bu ülkenin sağcısına da solcusuna da güven olmaz.. Kimin ne olduğu ne dediği belli değil? Zaten şidilerde de CHP=MHP demiyorlar mı?
Erbakan’a sorsanız Erdoğan dinsizdir.. Baykal’a sorsanız Erdoğan dincidir.. Hiç mi değişmez bu klişe? Hepsine göre AKP amerikancıdır, halbuki Amerika yaptığı hareketlerle ortağını zor durumda bırakır mı? Bir nefret mesajı yayınlar AKP’ye, bir anda kamuoyundaki yargıyı değiştirir! Böylece ortağının işini de kolaylaştırır!
Askere sorsanız AKP yetersizdir, MHP’ye sorsanız AKP vatanhainidir. E o zaman bu güvendiğimiz askeriye uyuyor mu? Anayasayı bile işine geldiği gibi yorumlayan asker-cumhurbaşkanı-chp üçlüsü neden bu vatanhainlerini tez zamanda yakalayıp idam etmiyor da hala devletin en önemli kademelerinde tutuyor? Yoksa onlar da mı vatanhaini?
Zulme ortak olan da zalim değil mi sonuçta?

Birileri bize çok kötü kazık atıyor ama bu kesinlikle iktidar değil.
Bence bu geminin kaptanından memnun olmayıp da gemiyi batırmak isteyenlerdir..
Danıştaya saldıranlar, Ermeniyi kurşulayanlar, Ulusu bombalayanlar..
Evinden mayın çıkan astsubaya, emekli askere ve şehit cenazeleri, çuval karşısında suspus olup, sözde rejim bekçiliğiyle aslan kesilen askere bu yazıda bir şey demiyorum..
Oy verenler de bu oyuna ortak..
Ezber bozma sırası şimdi sizde..

(Nerede yazmışım: www.genckalem.org

Irak ve İslam Dünyasının Bitkinliği

İnsanlar acımasızlar, başkalarının acıları kendi mutluluklarının kaynağı olabilir.
Mesela 5 yaşında bir çocuğun anaokuluna giderken masraflarının devlet tarafından karşılanması Irak’ın işgaline bağlıydı. Ya da bir işsizin işsizlik maaşını alabilmesi, hatta huzurevindeki insanların bakımlarının sağlanabilmesi de..

Burası milyonlarca evsizin yaşadığı ABD. Büyük bir ekonomik krizin eşiğindeki bu ülkenin insanlarının birazcık rahat edebilmeleri Irak’ın işgaline bağlıydı. Zira bu işgal bir buhranı belki 20 yıl öteleyebilirdi. Öyle de oldu. Amerika’daki evsizler hala evsiz ama sosyal güvencesi olan sınıf huzur içerisinde bir yirmi yıl geçirebilecek durumda gözüküyorlar şimdilik.

Bütün bunları niye yazıyoruz? Üstelik herkes bildiği halde? Bir noktayı fark edebilmek için:
Amerika Birleşik Devletleri kendi milletinin çıkarını düşünerek bir harekata girişti, yine de bunu yaparken kendi milletini ikna etmesi tabii ki zor olacaktı:
- “Ey milletim, yarın karnın acıkınca yiyecek ekmek bulamayacaksın, o yüzden gidelim de şu garibanların ekmeklerini alalım” demek herhalde çok büyük bir aptallık olurdu. İşte bu yüzden önce terör ve milliyetçilik ardından da dini hassasiyeti kullanarak halkını bu işe ikna etti. Bu yüzden ABD’de Irak’a giden askerlere vatansever deniliyor.

İşte bizim Müslümanlar da nedense bu konuyu görmezden gelerek kandırılan ABD vatandaşları gibi yutkunuyorlar. “Irak’ın, Afganistan’ın işgali haksızdı, kanunsuzdu biliyoruz ama Saddam da zalimdi, Taliban da ilkeldi” diyerek kendimizi avutuyoruz. Bizim bugün Amerikan düşmanı olmaya hakkımız var mı? Kendi milletinin refahı için uğraşan bir devlete bize sataşmadığı halde nasıl düşman olabiliriz?
Belki insanlık namına olabiliriz, ya da saldırıya uğrayanı kardeşimizmiş gibi görerek! 

Parçalanmış, sindirilmiş İslam dünyası Saddam’ın zulmüne ne ses çıkardı ki, ABD’nin zulmüne ses çıkarsın!

Kendinizi sorgulayın, efendim!

Laik bir dünya düzeni isteyenler dinsel devlet kutuplaşmalarına rağbet etmezler (ya da devletlerin dini kutuplaşmaları da diyebiliriz). Dolayısıyla din, devletlerarasında birleştirici ya da ayırıcı bir faktör olamaz. Sırf Müslüman olduğu için bir ülke sevilmez, ya da sırf Hıristiyan olduğu için bir ülkeden nefret etmezsiniz. Demek ki İslam konferansı teşkilatı ölü doğmuş bir bebektir. En azından bizim için.

Fakat ne hikmettir ki, bu yapılan işgale “Haçlı seferi” denildiğinde celalleniyoruz. Sebep? Biri size olmayan devlet dininizi mi hatırlattı? Kompleksiniz mi var? Hıristiyan evanjelist amerikan askerleri ilahiler söyleyerek ıraklı kadın ve çocukları tarıyorlar, yakıyorlar bu sizi neden rahatsız ediyor. Yanıbaşınızda olduğu için mi? Yoksa onlar müslüman olduğu için mi? Ya da katiller hıristiyan ilahileri söyledikleri ve savaşlarına bir cihat havası verdikleri için mi?

İnsanlık adına demeyin, zira Ruanda’da 100 günde 2 milyon kişi palalarla biçilirken bu kadar umursamamıştınız.

Evet açık seçik ifade edelim, onlar Müslüman oldukları için değil, zira Saddam’da katliamlar yapıyordu, duyuyorduk ama kıpırdamıyorduk, zira Saddam müslüman sayılırdı.Bizi rahatsız eden, bu savaşa “Haçlı Seferi” denmesi olmuştu.

Peki rahatsız olduk da ne oldu? İslam ülkeleri ve onların kukla otoriteleri bir şey yapabildiler mi? Meydanlarda belki biraz bağırdık sesimiz kısıldı, su içtik falan, ama hepimiz mitinglerden sonra evlerimize dağılıp magazin haberleri ve dizilerimize geri döndük. Gülüp eğlenmeye devam ettik.

Kendi adıma konuşuyorum. Televizyonda Iraklı bir ailenin acısını görünce gözlerim yaşarır gibi oluyor, sonra bir sigara yakıp kanalı değiştiriyorum ve gülmeye eğlenmeye rötarlı devam.

Gerçek şu ki, orada ölen adamı kendi kardeşim saysaydım evimde televizyon bile açmaz, bir daha müzik bile dinlemezdim. Ne yapar eder bir silah bulur ve Irak’a gider ilk gördüğüm ecnebi askerin kafasına sıkardım. Ya da sıkamadan ben de düşerdim.

Ümmetçilik içi boş bir kavram değildir. Kendini Muhammed ümmetinden saymayan kişi müslüman değildir. Ümmetten olduğunu kabul edense ümmetin diğer mensubunu kardeşi bilir. Irzını ve namusunu korur.

Fakat bugün İslam ülkelerinin farklı bayrak ve sınırlarla birbirlerini düşman gibi ayırmaları bile herhangi bir din kardeşliğinin nakıslığını göz önüne seriyor. Bugün bir Avrupa Birliği bile müstakil bir devlet havasında birlik ruhunu yaşarken (en azından çaba gösterirken), müslümanlar birbirlerini kıskanan, cahil, kir pas içerisinde bir aşiret havası veriyorlar.

Özümüzden ne kadar uzaklaşırsak o kadar acı çekeriz; ve bir gün bize acıyan da olmayacak. Tıpkı Iraklı gibi..

Şimdi görevini yapanlara (ABD gibi) hakaret etmeyi bırakın da yapmayanlara bir bakın..