|
|
8月13日
Yazılı tarih okunduğundan beri bilinen gerçek Avrupalıların azılı birer insan düşmanı olmalarıdır. Bir kısım insan tarafından Avrupa her ne kadar uygarlık ve medeniyet ölçütü olarak lanse edilse de insanın içini kaldıran ve tüylerini diken diken eden bu medeniyete uzaktan bakmak bile tahammül sınırlarını zorlayabiliyor.
“Kork Allah’tan korkmayandan” diye nasıl muhteşem bir söz var, bilirsiniz. Bu söz, Avrupalı ile daha bir anlam kazanıyor. Şöyle ki: En kanlı yıllarında bile din adına işledikleri cinayet ve uyguladıkları işkencelerde, Allah’tan nasıl korkmadıklarını onu “sevgi tanrısı” yaparak anlatmışlardı. Bu jargon maalesef halen tedavüldedir.
Kendi Rablerinden bile korkmayacak kadar pervasız olan bu akraba ırklar, gittikleri her kıtada kan içmeye devam etmişler ve hiç değilse bu barbarlığı birbirlerine göstermeye engel olmak adına “insan hakları” diye bir şey uydurmuşlardır. Yaratıcının her kuluna bağışladığı bu hakları kendi lütufları gibi insanoğluna sunma yüzsüzlüğünü de göstermiş ve pek tabii ki bunda da başarılı ve objektif olamamışlardır.
Dindar da olsalar dinsiz de olsalar sonuç pek değişmiyor. Amerika, Avustralya ve Hint yarımadası Hıristiyanlaştırma adına kırmızıya boyandı. Hatta bilgi ve görgüden uzak papazlar laf anlatamadıkları yerlilerin insan olmadıklarına karar vererek insansıları ortadan kaldırmayı denediler. Ardından Afrika’daki akıllara sığmayacak materyalist ve kapitalist katliamlar başladı. Fakat benim acizane aklımın alamadığı şey ise bu kıtalarda katliamlardan bir şekilde sağ kurtulabilmiş olan siyah ırkın Hıristiyan olabilmesidir. Hatta sırf bu yüzden yaşadıkları bu katliamlar bana insan olma utancını yaşatırken yine de serin ve insan kalabiliyorum.
Bosna Hersek başbakanını Sırp kontrol noktasında zırhlı BM aracından indirenler Fransız askerleriydi. Oracıkta şehit edildi başbakan. Ve Fransız subaylar bu olaydan sonra ülkelerine döndüklerinde madalya ve nişanla onurlandırıldılar. Mitterand, Amerikan başkanı Clinton’a Avrupa’nın ortasında bir Müslüman ülke görmek istemediklerini açık açık söylüyordu. Bunu Vatikan emretmiş olmalıydı..
Srebrenitsa’da 8000 müslümanın silahlarını teslim alan ve sözde barışı tesis etmek adına Müslümanların hepsini Sırp katillerine vererek ölümlerini seyreden Hollandalı askerlere de ülkelerine döndüklerinde devlet nişanı takıldı. Haklarında açılan tecavüz ve cinayet davalarına rağmen. Bu ülkenin %41’inin resmi kayıtlarda ateist olarak geçmesi sizi korkutuyor mu? Hiçbir prensibi olmayan insanlardan siz de korkar mısınız?
Koca ilaç fabrikalarının koca Afrika’yı kobaya çevirmeleri sayesinde bugün saçlarımız ipeksi bir dokunuşa sahip, diş macunumuz dişetlerini tahriş etmiyor ve astım ilaçları ciğerlerimizi delmiyor…
Küçücük Belçika’nın ağabeyi Fransa ile birlikte Ruanda ve Kongo’da yaptıkları, Hollanda’nın Güney Afrika’da işlediği cinayetleri, İspanya’nın milyonlarca Amerika yerlisini katletmeleri, Portekizlilerin Okyanusya cinayetleri, İtalya’nın son anda yetiştiği kuzey Afrika katliamları, Fransızların Cezayir, İngilizlerin Çin, Hindistan ve Avustralya destanları, Hatta hepsinin ortaklaşa Anadolu’da uygulamaya çalıştıkları katliamlar.. Dikkat ederseniz yunandan, rumdan, sırptan, hırvattan, ermeniden, bulgardan bahsetmiyorum bile.. Bütün bunlar bize tek bir şeyi öğretiyor: Avrupalı olmak insan olmaktan başkadır.
Almanlar Yahudilere soykırım uygularken hiçbir Avrupa ülkesinin protesto etmemesi bilakis Vatikan’ın Almanya’yı desteklemesi bizler için korkunç bir referans. Yahudiler belki Hıristiyan Avrupalılarla bugün dost olabilirler ama Müslümanlardan başka gerçek dostluk görebilecekleri başka bir topluluk yok, bunu da gayet iyi bilirler.
Bütün referanslar bir yana 1961’de Kongo’da yaşananlar ve Ruanda katliamları bize çok iyi bir ders veriyor. Aramızdaki dik kafalı, körü körüne milliyetçi, cesaret budalalarının bu dersi iyi anlamaları lazım, gayet açık ve net söyleyelim:
Türkiye her zaman Avrupa Birliği’nden yana gözükmelidir, her zaman yalvarır pozisyonda olmalıdır ve AB ülkeleri ile iyi geçinmelidir.. Ta ki güçleninceye kadar. Siyaset yapan bir ordu bunu hiçbir zaman beceremeyeceğiz ama biz ne zaman ordumuzla bir olup güçlensek Avrupa’ya da o zaman başkaldırabiliriz. Yoksa başbakanımızı bile asarlar da gıkımız çıkamaz. Özellikle Kongo olayı siyasi bir ordunun ve muhteris bir muhalefetin dış güçlere nasıl oyuncak olduğunu ve kendi evlatlarını nasıl yediğini iyi anlatır.
Avrupalı Hıristiyanlar ya da şimdinin kapitalistleri, giriştiği her katliamda önce kardeşi kardeşe kırdırıyor, bunu okumaktan usandık. Ne ilginç bir tesadüftür ki bir milletin katilleri önce o milletin milliyetçileri oluyor. Her millet kendi milliyetçileri tarafından yok ediliyor aslında. Ardından sömürmek Avrupalıya kalıyor.. Bunca katliamdan sonra içimin serin kalmasının nedeni belki zafiyet belki de bir hak edilmişlik duygusu ama insan düşünmeden edemiyor acaba şirkten bile önce, “aptallık” en büyük günah mıdır? 8月3日
Üstad-ı Azam’dan Din Dersleri: Türban konusu
Muhterem okuyucular,
Kapıma dayanan dostlarım beni ikaz ettiler, “Yahu Üstad o kadar ilmin var, neden halkımızı şu dini konularda da uyandırmıyorsun, bu senin vazifen sayılmaz mı? Lütfen!” dediler. Ben de hak verdim. Sonuçta ellamdürülla biz de Müslüman olduğumuz için bu konuda sizleri aydınlatmak elbette ki onurlu bir vazifemiz olmalıdır. Efendim, bizim gibi aydın ve ilim sahibi insanlar susunca bu din tacirlerine de gün doğuyor. Artık susmayacağız ve bilakis dincileri susturacağız.
Hemen aktüel meselelerle başlayalım istedim. Öncelikle türban konusu: Bu konu çok kurcalandı, bilen bilmeyen konuşur oldu, ben hemen izah edeyim: Bir büyüğüm demişti ki eğer tanrı kadınların çarşaf giymelerini isteseydi onları yatak olarak yaratırdı. Ne kadar doğru bir söz! Hatta ben ileri gidiyorum ve diyorum ki, eğer giyinik olmamız istenseymiş bizi vitrin mankeni olarak yaratırmış. Bakın efendim keçilere, af edersiniz ne güzel kuyrukları kısa dübürleri açıkta ferah ferah geziyorlar, hiç onlara karışıyorlar mı?
Yani şimdi giyinmeyle dinin ne alakası var? Ben geçen sene Fransız çıplaklar kampına gittiğimde fark ettim ki, insan örtüden arınırsa daha huzurlu oluyor. Efil efil bir mutluluk duyuyor. Lakin kampın üçüncü gününde Paris huzurevinden tatile gelen arkadaşları görünce 4 gün yemek yiyemediğimi de belirteyim. O zaman dedim “ulan bunun bir sınırı olmalı” diye..
Geçenlerde kulüpte otururken Amerikalı liboş bir adam geldi, konu konuyu açtı, bana sordu “Sen başörtüsüne karşı mısın?” diye. “Tabi ki karşıyım” dedim, “takma o zaman” dedi. “Takmıyorum zaten, hasta mısın lan sen” dedim. “O zaman madem takmıyon neden karşısın” dedi. “Koçum rahatsız mısın sen, ne alakası var” dedim. “Başkasının giyim kuşamından sana ne, eğer sen karşıysan takmazsın, diğerleri de seni ilgilendirmez” dedi.. “Bana bak sütlü Obama” dedim. Adam beyazdı zira. “Atatürk Türkiyesinde böyle şeyler şey olmaz, ne demek sen takma, takan takmasa şeyden takana biz de takmayız yani takana takmayız…. Yürü git lan, sana hesap mı verecez yobaz, amarikalı olmuşsun ama hala gericisin” dedim.. Bu bir tırstı bir tırstı söyleyecek bir şey bulamadı. Bu sefer de sağdan yaklaşıyor “Ama onlar Müslüman, tesettür Allah’ın emridir” diye kekelemeye başladı. Ben de “Biz de erramdürilla müslümanız ama modern bir dünyada yaşıyoruz. Dışarı çıkarken ne giyeceğini bilmiyorsan bilene danışacaksın. Uygar bir toplumda öyle her isteyen istediğini giyemez. Madem dinini yaşayacan o zaman git İran’a, akşam yemeğe gel sonra yine git, sabah kahvaltıya gel sonra yine git, ona ben karışmam. Bak mesela ben camiye mayoyla giriyor muyum?”. Yaa sustu kaldı, başını sallayarak uzaklaştı “yürü len sallabaş” diye de çemkirdim arkasından.
Gerçi yanlış anlaşılmasın, mayoyla camiye gitmiyorum dedim ama ben camiye en son 12 yaşımda paşazade amcamın cenaze merasimi için gitmiş idim. O da bahçedeydi ve yazlıktan geldiğim içündürkü ayağımda mayo olarak kullandığım bir şort vardı, ama içeri girmedim. Zaten camiye gidecek olsam, müftü bir tanıdığım var onun sarığını isterim, verir.. Ama ne gerek var. Mesela ben meyhaneye de gitmem, sevmiyorum öyle basit müzikler, sigara kokuları falan, evimde içerim rahat rahat.. Camiye de niye gideyim, ben gösterişi hiç sevmem, her ibadetimi gizli gizli evimde yaparım. Riyakarlık günahtır sevgili dostlarım. Bakınız ben Fransa’dayken her pazar muhakkak kiliseye giderdim, niye? Bir kere ayakkabıları çıkarmıyorsun, çalınacak korkusu taşımıyorsun, sonra papaz Fransızca konuşuyor yani ibadethanede dil de öğreniyorsun, efendime söyliyeyim, bir de bunlar piyano falan çalıyorlar, ne güzel san’at, sonra bayan erkek karışık, yani flörtöz bir hava.. tam bana göre.. Hatta bir arkadaş dedi “gel seni Hıristiyan yapalım vaftiz edelim”, dedim “vaftiz olurum ama Hıristiyan olmam, biz erlamdürilrah müslümanız, hem Hıristiyan olursam her pazar kiliseye gelemem, riyakarlık olur, evimde gizli gizli günah çıkarırım, olmaz..”
Evet efendim, biz geçmişte de geleneklerine bağlı çok dindar bir aileydik büyükannem her şeker bayramında nane likörü ikram ederken mendillerimizi vermeyi de unutmazdı. Ben mesela, her kandil muhakkak kandil simidi yerim, hiç ihmal etmem. Ama ne yalan söyliyeyim aşurede üzümden hoşlanmıyorum, hep kenara çıkarıyorum. Efendim, rahmetli dedemin bir gözü takma idi keman çalarken, heyecandan gözüne sopasının ucu gelmiş göz fırt diye sen çık, hoplaya zıplaya aşure yiyen bendenizin tabağına düş.. kaşığı bir daldırırım ki, gümüş kaşık mahluk olmuş bana bakıyor zannettim, nasıl korktum anlatamam, çığlık çığlığa kaçtım bir hafta çatal kaşık tutamadım. Bu sebeple aşuredeki üzüm bana hep o müessif hadiseyi hatırlatır.
Bir keresinde hacca gitmeye niyetlenmiştim, hatta yazıldım kur’a da çıktı ama gidemedim. Meğer dostlarım oyun oynamışlar bana: “Bu sene hac Eylül’e denk geliyor hatta Kabe de Budapeşte’ye denk geliyor” dediler. Efendim, ben de saf saf dinliyorum, dedim “Eylül’de Budapeşte bir başka güzeldir, oradan da Prag’a geçerim, eski dostları görürüm” dedim. Meğer haccın Eylül’e geldiği doğruymuş da Kabe sabitmiş. Dedim “ne işim var çölde, ben bahtsız adamım başıma bir şey gelir maazallah çölde.” Buradan yetkililere sesleniyorum, sevgili Baykal yahu hep muhalefetsin, bir iktidar ol da şu Kabe’yi Paris’e getirt hadi Roma da olur, daha yakın, hem zaten Vatikan da orda, yan yana dursunlar işte..
Neyse biz türban meselesine dönelim.
Velhasılı bu iş iyice siyasi oldu. Bir taraf taktırmam diyor bir taraf çıkartmam. Ben bir orta yol bulayım: yaşı 45’in üzerindekiler taksın diğerleri takmasın. Hatta lütfen yaşı 45’in üzerindekiler mini etek de giymesin. İnsanın iştahı kaçıyor.
İştah dedim de aklıma geldi malum ramazan yaklaşıyor, ben tutamıyorum ama bu oruç tutanlara çok imreniyorum doğrusu. Ne güzel iradelerine sahip oluyorlar, yalnız bunu da düzenlemek lazım dikkat ediyorum da belli bir saati de yok her gün 2 dakka 3 dakka uzuyor kısalıyor falan, bence reform yapalım şu oruç kahvaltıdan sonra 10 gibi mesela, başlasın, saat 5’de 5 çayına yetişsin. Hem daha az yorucu olur hem de düzenli olur, değil mi? Sonra akşamları teravih var bir de. Efendim o zaten çok zor, onun yerine 10 şınav 10 mekik tamamdır bence, maksat vücut sağlığı değil mi zaten.. 1-2 km de yürürsün olur biter.
Evet, bu hafta da bize ayrılan sürenin sonuna geldik. Dini konularda bütün bilgi, birikim ve tecrübelerimi sizinle paylaşacağımdan emin olun, rahmetli Burhan Felek görse aferin Nejdetciğim derdi. Haftaya çok merak edilen Türkçe ibadet konusuna değineceğim şimdiden hazırlık yapın.
Hürmetlerimle
Ahmet Nejdet Kompüter Arjantin fahri müftüsü, üstad-ı kebir, Em. Kd. şeyhülekber, fırka-i nariye Yön Kr. Bşk. Yrd.
(www.ahmetnejdetkomputer.blogspot.com)
|