Sunusi Fazil's profileS:N:S:Y // CİDDİYET günl...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    October 16

    Üstad-ı Azam'dan din dersleri II Konu: türkçe İbadet

    Muhterem İnsanlarım,

    Geçenlerde size verdiğim sözü hatırlattı bir ahbabım, dedi “Üstad! N’oldu, yazmıyon Türkçe ibadet, ne o kalın mı geldi yoksa” Dedim “Ulan zibidi sen benle nasıl konuşuyon, daha tavla oynamasını öğrenememişsin, gel de Marsilya’ya vali yapayım seni”. Efendim, geldi, gelirken de bana bazı kitaplar getirmiş konu hakkında, hepsini okudum. zaten okumuştum önceden de bir daha hatırlayayım istedim, malum hafıza-ı beşer bir gün şaşar. Bizim tebaamıza karşı saygımız ve sorumluluğumuz var, boş konuşamayız hatta yanılma lüksümüz bile yok. Hele de manevi konularda ayrı bir ihtimam gerekiyor.

    Aziz müminler,

    İnsanı hayvandan ayıran temel öğelerden bir tanesi de ibadete ehliyetli oluşudur. Bakınız fareler oruç tutmaz, kediler namaz kılmaz, develer her ne kadar hacca gidebiliyor olsalar da penguenler umre bile yapmazlar. Siz hiç zekat veren sincap gördünüz mü, ya da imam nikahlı zürafa.. Yalnız ben bir keresinde kelime-i şehadet getiren papağan görmüştüm ki o sayılmaz zira ezberlemiş öylesine söylüyor. Gerçi bir çoğumuzdan daha hissederek söylediğini iddia ediyordu papağanın sahibi yobaz adam ama her neyse.

    Efendim bu hayvanlar için öte dünya da yok. Bakmayın siz maymunlar cehennemi dedikleri yalnızca bir film, eşek cenneti diye de bir yer yok.

    Ama insan öyle mi ya..

    İnsan konuşur anlaşır, düşünür taşınır. Şimdi biz nece konuşuyoruz? Türkçe! Demek ki ibadetimiz da Türkçe olmalı. Niye? Zira çalışmak ibadettir! E biz Arapça mı çalışıyoruz? Hayır, Türkçe hatta Fransızca, Almanca, İngilizce.. Yani şimdi bu çalışmalarımız kabul olmuyor mu? Haram mı kazanıyoruz?

    Bir insan hangi dilde yardım ister? Yardım isteyeceği merci hangi dilden anlıyorsa o dilden, e Rabbimiz de Türkçe anlayamayacak mı haşa..

    Haa ama bazı tartışmalar da çıkmıyor değil. Mesela biz tavla oynarken demin bahsettiğim arkadaşla tartışmaya başladık, o diyor şöyle ben diyorum böyle, kendisi açtı Kuran’ı okudu, ben de açtım bendekini okudum, birbirini tutmuyor, bir başka arkadaşa açtık sorduk, onunki hiç tutmadı.. Efendim meğerse benim Kuranım Fransızcadan tercüme imiş, arkadaşınki Almancadan, telefon açtığımız ise direk Arapçadan okumuş..

    “Şimdi ne olacak?” dedik.
    Aziz kardeşlerim, insan düşünerek her şeyin doğrusunu bulabiliyor; Telefondaki Arapçadan Kuran okuyan arkadaşı kınayıp, alay edip, telefonu yüzüne kapadıktan sonra, birbirimize bakıp dedik ki, şu an dünyada en yaygın olan dil İngilizce o zaman biz bu Kuranı İngilizceden okuyalım.

    Ya, aklın yolu bir, bir daha aramızda bir tartışma çıkmadı, zaten kitapta ne yazdığının ne önemi var onunla amel etmedikten sonra değil mi? E bu kitap da doğrusu bize pek hitap etmiyor, gökten indiği sanılan şeylere göre yaşayacak değiliz tabi, Allah bize akıl vermiş, beyin vermiş. Çalma çırpma, kalp kırma, kimseye zararın dokunmasın tamam işte. Zaten burada amaç kamu düzeninin sağlanması ve daha güzel bir dünyada huzurlucana yaşamak değil mi?

    Şimdi bu namaz olayında Kıraat diye bir mesele var orada Allahın kelimelerini tekrar ediyorsun. Yani dua değil! Ayet okuyorsun, o yüzden orijinalini söylemen gerekiyor dedi telefonda görüştüğümüz münasebetsiz arkadaş. Ben de dedim ki “Yahu kardeşim, sen ne dediğini bilmedikten sonra, demenin ne hükmü var, söyle Türkçesini O anlamaz mı? Hatta yere kapanmana gerek var, Rabbinin ihtiyacı mı var buna, git efendi gibi otur koltuğuna, adam gibi, Türk gibi, konuş dertleş, namaz bu işte”.. Ben mesela her gün 1 vakit yani yatarken, 1 kadeh konyağımı alır geçerim kütüphaneye orada içerken dertlenir ve dertleşirim tanrımla.

    Bunlar kültür ve birikim meselesi sevgili dostlarım. Her gün camiye gidip namaz kılacağına git bir fakire kruvasan ikram et daha sevap değil mi? Bir gün zeytinli bir gün çikolatalı bir gün labneli.. ne güzel..

    Şimdi bu namaz Türkçe olsa herkes koşa koşa camiye gitmez mi? Gider, burası Türkiye..

    Hele şu ezan meselesi! ne diyor hiç anlamıyorum, bence ezan zamanı koysunlar bir rahmetli Nat King Cole, insanların ruhu beslensin.. Sesse ses, makamsa makam.. Nasıl ezanı anlamıyorlar, bunu da anlamayacaklar ama nerede bizde o zarafet, estetik..

    Şu camilere ayakkabı ile girememe durumuna hiç değinmeyeceğim daha bu konuda konuşabilecek kadar evrimleşmedi halk.

    Şimdi biz böyle milliyetçi ve maneviyatçı olunca bu yobazlar korkuyorlar tabi, diyorlar ki din elden gitti.. Din elden gitti tabi, yıllarca tahakkümünüz altına almışsınız dini o örümcek kafanızla, böyle aydınlar çıkınca kaçacak yer arıyorsunuz. Aman siz rahat olun değerli dostlarım biz sağ oldukça sizin bütün mukaddes değerleriniz teminat altındadır. Biz kimselere fırsat vermeyiz, her konuda olduğu gibi bu konularda da aydınlığımızın ziyası gözleri kamaştırır ve üzerimize düşen aydın sorumluluğunu layıkı veçhile yerine getiririz.

    Çalışmak ibadet, güzele bakmak sevap..
    Her yer cennet, aynen devam

    Saygı ve sevgilerimle


    Muhterem Ahmet Nejdet Kompüter Hocaefendi,

    Üstad-ı Azam, Mübeşşir-i Diferansiyel, Eski Çekoslovakya Vaizi ve Hutbe İratçısı

    October 07

    Yıpratılan ordu ve yıpratanlar..!

    Bu ülkede halkı askerlikten soğutmak diye bir suç tanımı var, TSK’yı küçük düşürmenin, iftira atmanın bir cezası var. Orduyu yıpratmanın da bir cezası var.

    Kimler yıpratır orduyu? 

    Sevmeyenler, düşmanları  ve nemalananlar...

    İlk iki durum mantıklı, üçüncü durum ise oldukça aşağılayıcıdır ve hiç konuşulmaz, zira zaten köşe başlarında genellikle onlardan vardır ve onları yaptıkları sahte “TSK yıpratılmasın!” uyarılarından tanırsınız. Düşmanın düşmanlık etmesini garip karşılayamazsınız ama kendi bünyenizde hain oldu mu yıpratmanın en alası ile karşılaşırsınız, alacağınız tahribat çok yüksek düzeyde ve derinlere kök salmış olabilir.

    Boş LAW silahına basın toplantısı düzenleyerek “boru” diyen Genelkurmay başkanına dolu LAW silahını gösterip “PAŞA, BUNLAR DA BORU MU?” Diye soran Vakit gazetesi aslında orduyu yıpratmaz, yıpratamaz. Aklı sıra Ergenekon davasını sulandıracağım, olan biteni hafif göstereceğim diye uğraşan paşa ise yıpratır. Cezalandırılmalıdır. 

    Dağlıca’daki karakol baskınını “Ordu baskını biliyordu” diyerek manşetlere taşıyan Taraf gazetesi orduyu yıpratmaz, yıpratamaz. Ama gazeteyle cidalleşip, sağlıklı bir açıklama yapabilmekten uzak, her cevabı yalanlanan, üstelik de yanlış bilgilendirilen ve de kamuoyunu yanlış bilgilendiren bir Paşa orduyu yıpratır. Cezalandırılmalıdır. 

    Cihan haber ajansı muhabirini helikoptere almayan ve üstelik Doğan Medya mensuplarını taşıyan komutan bu orduyu yıpratabilir! Bunun haber yapılması yıpratmaz. -4 derece sıcaklığı 14 derece okuyan Genelkurmay başkanı da hakeza… Ne kadar yazık.. 

    Bu ülkede “ORDU YIPRANIYOR”  diye bağıranlardır asıl orduyu yıpratanlar. Dikkatlice bakın ve hareketlerini izleyin. Ordunun içinde ordu kurmaya çalışan teğmenler yıpratmıyor da gazeteciler mi yıpratıyor orduyu? 

    Hayır, gazeteciler yıpratmıyor, gazeteciler ifşa ediyorlar yıpratanları, o yüzden yıpratanlar akreditasyon diye bir şey uydurmuşlar ve halkı bilinçlendirmeye çalışan habercileri içeri almıyorlar, ne güzel, ne komik, ne kadar acınası.. 

    Size ordu yıpratmanın en güzel örneğini vereyim mi? 

    Halk her şeyini askerine verir, evladını verir, malını verir, gerektiği yerde gönüllü yazılır canını verir. Zafer kazanılır, düşman yurttan kovulur, bayram ilan edilir.. 

    86 yıl sonra o asker olduğunu iddia eden kişi, o ruhun devamı olduğu yalanını sallayan kişi, kutlama resepsiyonuna senin başkanının karısını almaz, nezaketen de olsa davet etmez.. Bu ne ilkellik, bu ne yobazlık, bu ne görgüsüzlük, bu nasıl centilmenlik hatta insanlık deme ha..! Deme, zira karısı davet edilmeyen başkomutan da gıkını çıkarmaz zaten, bir nevi bu ilkelliğe ortak olur.. 

    Biz askeriyeye peygamber ocağı derken, o ocağı sahiplenenler de alerji oluyor. Balolarda kadeh tokuşturan bir takım sanıkları (Ergenekon Terör Örgütünün sözde bazı militanlarını) görünce bir kez daha düşündüm. İşte Ordu böyle yıpratılır. İşte halk askerlikten böyle soğutulur, işte halkla elitler arasında seçim yapan ordu bu olmalıdır.. Halkına sırtını dönmüş, sadece şehit, gazi ve vergi isteyen bunun dışında yüz çeviren bir ordu kurmak mıydı bazılarının hayali?.. ama tebrikler başarıyorlar.. Ve bunu ifşa eden habercileri akreditasyondan çıkarıyorlar.. 

    Bu yıpratma harekatı  cezasız kalmayacak ama.. Fenerbahçe ordu evinden generaller çıkarılırken anladık zaten, hat kopmuş.. Tepede çok büyük çatışmalar yaşanıyor demek ki, demek ki filler tepiniyorlar ve inşallah çimenler zarar görmeyecek bu sefer.. 

    Milletin gözbebeğini yıpratanlar ceremesine de katlanacaklar..

    Bakın dikkat edin, biz ahmak değiliz:

    “Güçlü ordu, güçlü Türkiye” mesajını aldık TSK’nın..

    Ve daha gür sesle diyoruz ki, ordu güçlü olursa Ülke güçlü olmaz, bununla ancak 16 yaşındaki Latin Amerikalı faşizm özentisi ergenleri kandırabilirsiniz..

    “Türkiye güçlü olursa, ordusu da güçlü olur..” Bu budur!

    Bir ülkenin güçlü olması güçlü eğitim, maliye, sosyal güvenlik kurumları ile olur, eğer bunlar güçlü olursa ancak ordu güçlü olabilir.. 

    Yoksa kendi paşasına suikast düzenler, kendi zırhlısını batırır, başına çuval geçirilirken sus pus olur, ilkokul talebelerinin okudukları ilahilere kükrer meydanlarda tank yürütür, kendi döşediği mayınları bile temizleyemez, hatta kendi genel kurmay başkanını bile yanlış bilgilendirip yönlendirir, Allah korusun, değişik ideolojilerin oyuncağı haline gelir, dış servislerin maşası olur.. Allah muhafaza kimse böyle bir orduya sahip olmayı istemez, herkes ister ki ordusu güçlü olsun, aklın mantığın yolu budur. 

    Bütün bu yukarıda saydığımız olumsuzlukların bu ülkede olmaması için önce Güçlü Türkiye gerekir. Bunun için bazı tabuların yıkılması gerekir. Orduya sadakat şerefimizdir diyenlerin beyinlerine sokmak lazım “SADAKAT ÜLKEYE VE MİLLETE OLUR” orduya sadakat, maliyeye sadakat, bankaya sadakat, sağlık kurumlarına sadakat olmaz.. olur da bunu ifade etmek saçmadır.. Mensup olduğun kuruma sadık olmazsan zaten ajansın demektir. Ama insan ajanlığı da sadakatle yapar değil mi? 

    Son olarak diyelim ki, orduyu yıpratanlar o eski amiral gibi rezil edilerek cezalandırılsa, ordu da güçlenir..  Buna emin olun. Bundan da her Türkiye Cumhuriyetinin şerefli vatandaşı mutlu olur, onur duyar. 

    September 07

    Bunun Adına Kürt Açılımı Denmez, Denemez..

    Birçok yazımızda da belirtmiştik Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği federasyonda ve başkanlık sistemindedir diye. İşte adım adım gidiyoruz. Bunu çok net görüyoruz ve eski gururlu günlere dönebilme şansını yakaladığımıza inanıyoruz (bir çoğumuz).  

    Yerel seçimlere “Sen Türkiye’sin Büyük Düşün” sloganı ile giren iktidar partisinin lideri, halkına yaptığı konuşmalarda hep Türkiye’nin süper güç olma yolundaki azminden bahsediyordu. Biz bunu yeni duymuyorduk, özellikle yurtdışı basını dikkatlice takip edenler olarak biliyorduk ki dışarıda yaklaşmakta olan şeyin gölgesinin düştüğü vurgulanıyor hatta Türkiye’nin süper güç olma tarihleri bile veriliyordu. 

    Doğru çıkar ya da çıkmaz, zamanla göreceğiz ama bildiğimiz tek şey, eğer süper güç olacaksak bu kalıp bize dardı.. 

    Kürt açılımını yapabilmek için Ergenekon’u icat ettiler diyor İP’liler.

    Doğru ama eksik. 

    Birincisi açılım Kürt açılımı  değil, demokratik açılım. Sadece Kürtleri değil en az onlar kadar Türkleri de ilgilendiriyor. 

    İkincisi, Ergenekon vardı, icat edilmedi, sadece dürülüp, toparlanıp kaldırıldı. Bu sayede bu açılımlar olurken provokasyonlarla karşılaşmıyoruz. Düşünün bir, eskiden ortalık bu kadar sessiz olabilir miydi? 

    Üçüncüsü, burada asıl amaç Ergenekon Terör Örgütü’nü ortaya çıkarmak değil, açılım yapmak da değil.. Asıl amaç süper güç olacak devleti kurmak!..  

    Kurmak diyoruz, zira henüz böyle bir devlet yok. 1923 yılında kurulan Türkiye cumhuriyetinde bir başbakanın iktidar olabilmesi tam 85 yıl sürdü. 85 yıl sonra ilk defa gerçek anlamda muktedir bir başbakan gördük. Ve o başbakan muktedir olmanın getirdiği etki ile bir illüzyon görüp başkanlık hayali kuruyor da olabilir. Ama kesin olan bir şey varsa o da zaten başkanlık sistemi olmadan süper güç olamayacağınızdır. 

    86 yaşındaki cumhuriyet bu ülkedeki en yeni şeylerden biri.

    Ülke ve ülke halkı 86 yıl önce yoktan yaratılmadılar, ama öyle olduğunu zanneden dangalaklar çoğunlukta. 

    600 yıllık federatif ama monarşik ve aynı zamanda parlamenter bir gelenekle yönetilen bu halk ya da halklar, aslında federasyon tanımına cumhuriyet teriminden daha aşina. 

    Ve bugün ırkçılar eğitim dilini tartışıyorlar..  

    Bazı köy camilerinde Rumca Cum’a hutbelerinin okutulduğu Karadeniz bölgesinde sorun olmuyor bu belki, ama Türkçe bilmeyen Güney doğu çok dikkatle izliyor bu tartışmayı. Hatta 3 bölge ülkesinin gözü kulağı da bu tartışmada. Bu yüzden sanki bu açılımlar Kürt açılımı imiş gibi lanse ediliyor haklı olarak. Ama dediğimiz gibi açılım demokratik Türkiye açılımıdır.  

    Bugüne kadar dilini bilmedikleriniz yerine çok konuştunuz ama sanırım artık dinleme sırası size geldi. Bitlis’e, Van’a mal satmak isteyen tüccar Kürtçe öğrenmek zorunda kalabilir. 

    İngilizce öğrenmek zorunda olmak sorun olmuyorken, Kürtçe öğrenmek neden olsun değil mi? Sonuçta kardeşimin dili!.. 

    Sorun sadece dil değil ama en büyüğü o, zira flama olan o. 86 yıldır ya da daha az bir süredir, “güneydoğu Anadolu” diye tabir ettiğiniz bölgeye bu ülkenin insanları yaklaşık 400 yıldan fazla bir süredir Kürdistan diyordu ve kuzeyde tuğla gibi bir Lazistan’ımız vardı da, bu ülkeye o zamanlar imparatorluk denilirdi. 70 çeşit dil konuşulurdu da anlaşmayan kalmazdı. Şimdi tek bir dille birbirimize işkence ediyoruz. 

    Bu ülkenin halkının kılığını  sevmediler, dilini sevmediler, edebiyatını sevmediler, müziğini sevmediler, velhasıl kültürünü ve o kültürün çeşitliliğini sevmediler ve nedense bugüne kadar hep sevmeyenler yönettiler bu ülkeyi. Biz bu antipatik iktidar çetesine kısaca Ergenekon Terör Örgütü diyoruz. Hakimler, savcılar, bürokratlar, polisler, askerler, memurlar, gazeteciler, sanatçılar, siyasetçiler, işadamları/kadınları, elitler, sosyetikler, doktorlar ve ayak takımı tetikçi çapulculardan kurulu bu örgüt yıllarca ülkeyi yönetti ve bugün ülke gömlek değiştirir gibi kolaylıkla iktidar değiştiriyor.. 

    Tabi ne kadar kolay olduğunu bir de değiştirenlere sormak lazım. 

    Velhasıl,

    Ülke sağlam adımlarla muvaffak ve müreffeh medeniyetlerden biri olma yolunda ilerliyor. Ve karşısında artık Alman gizli servisinden başka ciddi düşmanı da yok. İktidarımız IMF anlaşmaları ve AB rüyalarıyla vatandaşı oyalarken, (dikkat edin iki grupla da anlaş-mıyoruz) bir sabah bir de bakmışız ki süper güç oluvermişiz. Evet bazı muhalifler bu kadar kolay sanıyorlar bu işleri.  

    İşleri sadece muhalefet etmek olan, kıskanç, haset, çözüm göstermekten de aciz bazı adamlar, ülkenin yıkılıyor olduğunu müjdeliyorlar dört bir yana.. Mazoşistçe için için seviniyorlar inandıkları uydurmaca hikâyeye. Sanki ülke yıkılınca onlar başka bir yere zıplayacaklarmış gibi. Hâlbuki birleşince beraber yükseleceğimiz gerçeğini de göremiyorlar nedense.

    August 13

    İnsan Olmak Başka, Avrupalı Olmak Başkadır!..

    Yazılı tarih okunduğundan beri bilinen gerçek Avrupalıların azılı birer insan düşmanı  olmalarıdır. Bir kısım insan tarafından Avrupa her ne kadar uygarlık ve medeniyet ölçütü olarak lanse edilse de insanın içini kaldıran ve tüylerini diken diken eden bu medeniyete uzaktan bakmak bile tahammül sınırlarını zorlayabiliyor. 

    “Kork Allah’tan korkmayandan” diye nasıl muhteşem bir söz var, bilirsiniz. Bu söz, Avrupalı ile daha bir anlam kazanıyor. Şöyle ki: En kanlı yıllarında bile din adına işledikleri cinayet ve uyguladıkları işkencelerde, Allah’tan nasıl korkmadıklarını onu “sevgi tanrısı” yaparak anlatmışlardı. Bu jargon maalesef halen tedavüldedir.  

    Kendi Rablerinden bile korkmayacak kadar pervasız olan bu akraba ırklar, gittikleri her kıtada kan içmeye devam etmişler ve hiç değilse bu barbarlığı birbirlerine göstermeye engel olmak adına “insan hakları” diye bir şey uydurmuşlardır. Yaratıcının her kuluna bağışladığı bu hakları kendi lütufları gibi insanoğluna sunma yüzsüzlüğünü de göstermiş ve pek tabii ki bunda da başarılı ve objektif olamamışlardır. 

    Dindar da olsalar dinsiz de olsalar sonuç pek değişmiyor. Amerika, Avustralya ve Hint yarımadası Hıristiyanlaştırma adına kırmızıya boyandı. Hatta bilgi ve görgüden uzak papazlar laf anlatamadıkları yerlilerin insan olmadıklarına karar vererek insansıları ortadan kaldırmayı denediler. Ardından Afrika’daki akıllara sığmayacak materyalist ve kapitalist katliamlar başladı. Fakat benim acizane aklımın alamadığı şey ise bu kıtalarda katliamlardan bir şekilde sağ kurtulabilmiş olan siyah ırkın Hıristiyan olabilmesidir. Hatta sırf bu yüzden yaşadıkları bu katliamlar bana insan olma utancını yaşatırken yine de serin ve insan kalabiliyorum. 

    Bosna Hersek başbakanını  Sırp kontrol noktasında zırhlı BM aracından indirenler Fransız askerleriydi. Oracıkta şehit edildi başbakan. Ve Fransız subaylar bu olaydan sonra ülkelerine döndüklerinde madalya ve nişanla onurlandırıldılar. Mitterand, Amerikan başkanı Clinton’a Avrupa’nın ortasında bir Müslüman ülke görmek istemediklerini açık açık söylüyordu. Bunu Vatikan emretmiş olmalıydı..  

    Srebrenitsa’da 8000 müslümanın silahlarını teslim alan ve sözde barışı tesis etmek adına Müslümanların hepsini Sırp katillerine vererek ölümlerini seyreden Hollandalı askerlere de ülkelerine döndüklerinde devlet nişanı takıldı. Haklarında açılan tecavüz ve cinayet davalarına rağmen. Bu ülkenin %41’inin resmi kayıtlarda ateist olarak geçmesi sizi korkutuyor mu? Hiçbir prensibi olmayan insanlardan siz de korkar mısınız?  

    Koca ilaç fabrikalarının koca Afrika’yı kobaya çevirmeleri sayesinde bugün saçlarımız ipeksi bir dokunuşa sahip, diş macunumuz dişetlerini tahriş etmiyor ve astım ilaçları ciğerlerimizi delmiyor…  

    Küçücük Belçika’nın ağabeyi Fransa ile birlikte Ruanda ve Kongo’da yaptıkları, Hollanda’nın Güney Afrika’da işlediği cinayetleri, İspanya’nın milyonlarca Amerika yerlisini katletmeleri, Portekizlilerin Okyanusya cinayetleri, İtalya’nın son anda yetiştiği kuzey Afrika katliamları, Fransızların Cezayir, İngilizlerin Çin, Hindistan ve Avustralya destanları, Hatta hepsinin ortaklaşa Anadolu’da uygulamaya çalıştıkları katliamlar.. Dikkat ederseniz yunandan, rumdan, sırptan, hırvattan, ermeniden, bulgardan bahsetmiyorum bile.. Bütün bunlar bize tek bir şeyi öğretiyor: Avrupalı olmak insan olmaktan başkadır.  

    Almanlar Yahudilere soykırım uygularken hiçbir Avrupa ülkesinin protesto etmemesi bilakis Vatikan’ın Almanya’yı desteklemesi bizler için korkunç bir referans. Yahudiler belki Hıristiyan Avrupalılarla bugün dost olabilirler ama Müslümanlardan başka gerçek dostluk görebilecekleri başka bir topluluk yok, bunu da gayet iyi bilirler. 

    Bütün referanslar bir yana 1961’de Kongo’da yaşananlar ve Ruanda katliamları bize çok iyi bir ders veriyor. Aramızdaki dik kafalı, körü körüne milliyetçi, cesaret budalalarının bu dersi iyi anlamaları lazım, gayet açık ve net söyleyelim:  

    Türkiye her zaman Avrupa Birliği’nden yana gözükmelidir, her zaman yalvarır pozisyonda olmalıdır ve AB ülkeleri ile iyi geçinmelidir.. Ta ki güçleninceye kadar. Siyaset yapan bir ordu bunu hiçbir zaman beceremeyeceğiz ama biz ne zaman ordumuzla bir olup güçlensek Avrupa’ya da o zaman başkaldırabiliriz. Yoksa başbakanımızı bile asarlar da gıkımız çıkamaz. Özellikle Kongo olayı siyasi bir ordunun ve muhteris bir muhalefetin dış güçlere nasıl oyuncak olduğunu ve kendi evlatlarını nasıl yediğini iyi anlatır.    

    Avrupalı Hıristiyanlar ya da şimdinin kapitalistleri, giriştiği her katliamda önce kardeşi kardeşe kırdırıyor, bunu okumaktan usandık. Ne ilginç bir tesadüftür ki bir milletin katilleri önce o milletin milliyetçileri oluyor. Her millet kendi milliyetçileri tarafından yok ediliyor aslında. Ardından sömürmek Avrupalıya kalıyor.. Bunca katliamdan sonra içimin serin kalmasının nedeni belki zafiyet belki de bir hak edilmişlik duygusu ama insan düşünmeden edemiyor acaba şirkten bile önce, “aptallık” en büyük günah mıdır?

    August 03

    Üstad-ı Azam'dan Din dersi: konu Türban

    Üstad-ı Azam’dan Din Dersleri: Türban konusu

    Muhterem okuyucular,

    Kapıma dayanan dostlarım beni ikaz ettiler, “Yahu Üstad o kadar ilmin var, neden halkımızı şu dini konularda da uyandırmıyorsun, bu senin vazifen sayılmaz mı? Lütfen!” dediler. Ben de hak verdim. Sonuçta ellamdürülla biz de Müslüman olduğumuz için bu konuda sizleri aydınlatmak elbette ki onurlu bir vazifemiz olmalıdır. Efendim, bizim gibi aydın ve ilim sahibi insanlar susunca bu din tacirlerine de gün doğuyor. Artık susmayacağız ve bilakis dincileri susturacağız.

    Hemen aktüel meselelerle başlayalım istedim. Öncelikle türban konusu: Bu konu çok kurcalandı, bilen bilmeyen konuşur oldu, ben hemen izah edeyim: Bir büyüğüm demişti ki eğer tanrı kadınların çarşaf giymelerini isteseydi onları yatak olarak yaratırdı. Ne kadar doğru bir söz! Hatta ben ileri gidiyorum ve diyorum ki, eğer giyinik olmamız istenseymiş bizi vitrin mankeni olarak yaratırmış. Bakın efendim keçilere, af edersiniz ne güzel kuyrukları kısa dübürleri açıkta ferah ferah geziyorlar, hiç onlara karışıyorlar mı?

    Yani şimdi giyinmeyle dinin ne alakası var?
    Ben geçen sene Fransız çıplaklar kampına gittiğimde fark ettim ki, insan örtüden arınırsa daha huzurlu oluyor. Efil efil bir mutluluk duyuyor. Lakin kampın üçüncü gününde Paris huzurevinden tatile gelen arkadaşları görünce 4 gün yemek yiyemediğimi de belirteyim. O zaman dedim “ulan bunun bir sınırı olmalı” diye..

    Geçenlerde kulüpte otururken Amerikalı liboş bir adam geldi, konu konuyu açtı, bana sordu “Sen başörtüsüne karşı mısın?” diye. “Tabi ki karşıyım” dedim, “takma o zaman” dedi. “Takmıyorum zaten, hasta mısın lan sen” dedim. “O zaman madem takmıyon neden karşısın” dedi. “Koçum rahatsız mısın sen, ne alakası var” dedim. “Başkasının giyim kuşamından sana ne, eğer sen karşıysan takmazsın, diğerleri de seni ilgilendirmez” dedi.. “Bana bak sütlü Obama” dedim. Adam beyazdı zira. “Atatürk Türkiyesinde böyle şeyler şey olmaz, ne demek sen takma, takan takmasa şeyden takana biz de takmayız yani takana takmayız…. Yürü git lan, sana hesap mı verecez yobaz, amarikalı olmuşsun ama hala gericisin” dedim.. Bu bir tırstı bir tırstı söyleyecek bir şey bulamadı. Bu sefer de sağdan yaklaşıyor “Ama onlar Müslüman, tesettür Allah’ın emridir” diye kekelemeye başladı. Ben de “Biz de erramdürilla müslümanız ama modern bir dünyada yaşıyoruz. Dışarı çıkarken ne giyeceğini bilmiyorsan bilene danışacaksın. Uygar bir toplumda öyle her isteyen istediğini giyemez. Madem dinini yaşayacan o zaman git İran’a, akşam yemeğe gel sonra yine git, sabah kahvaltıya gel sonra yine git, ona ben karışmam. Bak mesela ben camiye mayoyla giriyor muyum?”. Yaa sustu kaldı, başını sallayarak uzaklaştı “yürü len sallabaş” diye de çemkirdim arkasından.

    Gerçi yanlış anlaşılmasın, mayoyla camiye gitmiyorum dedim ama ben camiye en son 12 yaşımda paşazade amcamın cenaze merasimi için gitmiş idim. O da bahçedeydi ve yazlıktan geldiğim içündürkü ayağımda mayo olarak kullandığım bir şort vardı, ama içeri girmedim. Zaten camiye gidecek olsam, müftü bir tanıdığım var onun sarığını isterim, verir.. Ama ne gerek var. Mesela ben meyhaneye de gitmem, sevmiyorum öyle basit müzikler, sigara kokuları falan, evimde içerim rahat rahat.. Camiye de niye gideyim, ben gösterişi hiç sevmem, her ibadetimi gizli gizli evimde yaparım. Riyakarlık günahtır sevgili dostlarım. Bakınız ben Fransa’dayken her pazar muhakkak kiliseye giderdim, niye? Bir kere ayakkabıları çıkarmıyorsun, çalınacak korkusu taşımıyorsun, sonra papaz Fransızca konuşuyor yani ibadethanede dil de öğreniyorsun, efendime söyliyeyim, bir de bunlar piyano falan çalıyorlar, ne güzel san’at, sonra bayan erkek karışık, yani flörtöz bir hava.. tam bana göre.. Hatta bir arkadaş dedi “gel seni Hıristiyan yapalım vaftiz edelim”, dedim “vaftiz olurum ama Hıristiyan olmam, biz erlamdürilrah müslümanız, hem Hıristiyan olursam her pazar kiliseye gelemem, riyakarlık olur, evimde gizli gizli günah çıkarırım, olmaz..”

    Evet efendim, biz geçmişte de geleneklerine bağlı çok dindar bir aileydik büyükannem her şeker bayramında nane likörü ikram ederken mendillerimizi vermeyi de unutmazdı. Ben mesela, her kandil muhakkak kandil simidi yerim, hiç ihmal etmem. Ama ne yalan söyliyeyim aşurede üzümden hoşlanmıyorum, hep kenara çıkarıyorum. Efendim, rahmetli dedemin bir gözü takma idi keman çalarken, heyecandan gözüne sopasının ucu gelmiş göz fırt diye sen çık, hoplaya zıplaya aşure yiyen bendenizin tabağına düş.. kaşığı bir daldırırım ki, gümüş kaşık mahluk olmuş bana bakıyor zannettim, nasıl korktum anlatamam, çığlık çığlığa kaçtım bir hafta çatal kaşık tutamadım. Bu sebeple aşuredeki üzüm bana hep o müessif hadiseyi hatırlatır.

    Bir keresinde hacca gitmeye niyetlenmiştim, hatta yazıldım kur’a da çıktı ama gidemedim. Meğer dostlarım oyun oynamışlar bana: “Bu sene hac Eylül’e denk geliyor hatta Kabe de Budapeşte’ye denk geliyor” dediler. Efendim, ben de saf saf dinliyorum, dedim “Eylül’de Budapeşte bir başka güzeldir, oradan da Prag’a geçerim, eski dostları görürüm” dedim. Meğer haccın Eylül’e geldiği doğruymuş da Kabe sabitmiş. Dedim “ne işim var çölde, ben bahtsız adamım başıma bir şey gelir maazallah çölde.” Buradan yetkililere sesleniyorum, sevgili Baykal yahu hep muhalefetsin, bir iktidar ol da şu Kabe’yi Paris’e getirt hadi Roma da olur, daha yakın, hem zaten Vatikan da orda, yan yana dursunlar işte..

    Neyse biz türban meselesine dönelim.

    Velhasılı bu iş iyice siyasi oldu. Bir taraf taktırmam diyor bir taraf çıkartmam. Ben bir orta yol bulayım: yaşı 45’in üzerindekiler taksın diğerleri takmasın. Hatta lütfen yaşı 45’in üzerindekiler mini etek de giymesin. İnsanın iştahı kaçıyor.

    İştah dedim de aklıma geldi malum ramazan yaklaşıyor, ben tutamıyorum ama bu oruç tutanlara çok imreniyorum doğrusu. Ne güzel iradelerine sahip oluyorlar, yalnız bunu da düzenlemek lazım dikkat ediyorum da belli bir saati de yok her gün 2 dakka 3 dakka uzuyor kısalıyor falan, bence reform yapalım şu oruç kahvaltıdan sonra 10 gibi mesela, başlasın, saat 5’de 5 çayına yetişsin. Hem daha az yorucu olur hem de düzenli olur, değil mi? Sonra akşamları teravih var bir de. Efendim o zaten çok zor, onun yerine 10 şınav 10 mekik tamamdır bence, maksat vücut sağlığı değil mi zaten.. 1-2 km de yürürsün olur biter.

    Evet, bu hafta da bize ayrılan sürenin sonuna geldik. Dini konularda bütün bilgi, birikim ve tecrübelerimi sizinle paylaşacağımdan emin olun, rahmetli Burhan Felek görse aferin Nejdetciğim derdi. Haftaya çok merak edilen Türkçe ibadet konusuna değineceğim şimdiden hazırlık yapın.

    Hürmetlerimle

    Ahmet Nejdet Kompüter
    Arjantin fahri müftüsü, üstad-ı kebir, Em. Kd. şeyhülekber, fırka-i nariye Yön Kr. Bşk. Yrd.

    (www.ahmetnejdetkomputer.blogspot.com)

    July 28

    Çilek grup'un özürü

    Yani şu özürü duyana kadar birşey yazmayı düşünmüyordum açıkçası...
     
     
    Şeyma Engin'in iş başvurusu başörtüsünden dolayı reddedilmiş üstüne üstlük ağzının payı verilerek cüreti cezalandırılmış ve itina ile rencide edilmişti. Bu iş bir insana yakışmayan bir biçimde yapılmış ki sonunda bir de özür gelmiş. Ya da kamuoyu tepkisi biraz tırsıtmış...
     
    Çilek grup'un eski bir çalışanı intikam olsun diye yapmış bu işi.
    Ama yapılan şey öylesine ilkel, barbarca ve aşağılık birşey ki Çilek grup özür dileme ihtiyacı hissediyor. (hayvanca diyemiyorum zira hayvanları bu insansılardan daha çok seviyorum).
    Neyse, Çilek grup özür dilemiş, iş tatlıya bağlanmış ve bu ergenekonvari olay adalete havale edilmiş.
     
    Kamuoyu bu olayı çok sevdi.
    Zira kavga her zaman dikkat çeker. Üzerinde yazılar yazıldı, zaten internete girdiğinizde bu işin aktörlerinden, sözde bu mektubun yazarı ile tanışmamanız mümkün değil. Hürriyet USA'de malum şahsın tecavüzcü olduğu dile getirilmiş. Hatta mağdurenin intihar ettiği de yazıyor. Eğer bunlar gerçekse şahsın çektiği vicdan azabını düşünemiyorum.. Sonra, yine internete girdiğinizde bu firmanın ne kadar Kemalist (!) olduğu gözümüze çarpıyor. Ticaretle ne alakası var bilmiyorum ama sitelerinde Atatürk'ün imzası var, sanki firmanın sahibi gibi.. Biz buna halk arasında istismar diyoruz. Atatürk'ü kıyasıya istismar ederek ticarete alet etmek bu işte..
    Ders 1: Atatürk nasıl istismar edilir?
    cevap : Çilek grup
     
    Hani o eski çalışan mektubunda diyordu ya.. bez parçasıyla istismar ediyorsunuz falan.. işte bu da onun elektroniği oluyor.. bunlar istismarı iyi tanıyor..
     
    Peki şunu da bir soralım:
    Ulan biz salak mıyız? niye herkes bu kadar yalan söyleyebiliyor bu memlekette..
     
    Ders 2: Nur ve ahzap surelerinde nasıl kullanılacağı detayıyla anlatılan tesettür nedir?
    Cevap: Bez parçası, siyasi simge, istismar, hede hödö..
     
    Ya dini kitap yalan söylüyor ya da bu kendini kemalist sanan gudikler yalan söylüyor ya da ben hararet yapmak üzereyim..
     
    Çilek grup'un referanslarına baktığınızda herşey çok açık ama ben bir noktayı daha belirteyim, o referanslardan CHP adındaki şirket kendi üyesini döve döve öldürüyordu çarşaf giydi diye, hatırladınız mı?
    Ders 3: Hoşgörü nedir
    Cevap : Balıkesir Bursa yöremizden bir çeşit tatlı, ay pardon o hoşmerimdi.. CHP'nin altı okundan biri olmadığına göre pek önemli bir şey değil..
     
    Bıktık sahte Atatürkçülerden, dincilerden, sahtekar tacirlerden..
     
    Bu tarz hesaplaşmalar bu kadar kolay ve ucuz olmamalı..
    Hadi biz yedik.. inandık bu eski çalışan hikayesine, salağız ya..
    Ama hiç değilse şu domainlerin şifrelerini değiştirmeyi bir akılediverin yaa.. intikam almasın eski çalışanlar.. ya da intikam alınacak işler yapmayın, dürüst olun kimse intikam almasın sizden..
     
    Ders 4: Bir çalışanı kovmadan önce neler yapmalıyız
    cevap: bildiği bütün şifreleri değiştirmeliyiz, intikam alamaması için senet imzalatmalıyız, pisliği önce biz yapmalıyız..
     
    Hele bir de o özür metnindeki "Ulu önder Mustafa Kemal.. " konusu var ya.. Nasıl utanmadan Atatürk'ü bulaştırıyorlar şu iğrenç meselelerine.. Bu olanların ulu önderle ne alakası var.. Kavga sizin dava sizin niye Atatürk'ü karıştırıyorsunuz işin içine.. amacınız nedir?
     
    Ders 5: İstemediğimiz bir durumdan nasıl yırtarız?
    cevap : mesela diyelim ki fenerbahçe Türkiye kupası finalini kaybetmiş, hemen yönetici çıkıp "Bize gol atan takım Ulu önder'in fenerli olduğunu unutuyor mu, Mustafa Kemal'in hatırasına yapılan bu saygısızlığa asla tahammül edemeyiz, yarın anıtkabire gidip çelenk bırakacaz" gibi birşeyler söylesin bütün sıkıntısı uçar gider, kupa almış gibi olur.. yani kısacası: başın mı sıkıştı, at topu Atatürk'e..
     
    Heyhat,
    İzin veriyoruz kardeşim, suç bizde, adamlar haklı, biz izin veriyoruz bu istismara onlar da vampir gibi emip sömürüyorlar 
    Amaç belli.. Taraftar toplamak, istismar edebildiği her değeri kullanarak yobazlığına bir taraftar grubunu da dahil ederek büyümek.. domuz gribi gibi yayılmak.. zengin olmak.. para kaznmak, itibar kazanmak, mevki sahibi olmak..
     
    İşte böyle küçük olaylarla açık veriyorlar.. tecavüz, hoşgörüsüzlük, faşistlik ya da sadece basit bir aptallık.. her neyse, herkes birbirini tanıyor zaten..
     
    Bu arada Çilek grup hemen çalışanlarından 2 tanesinin de başörtülü olduklarını belirtmiş..
     
    Bu da son ders:
    Düşman üniforması da lazım olur, sakla samanı gelir zamanı..
     
    Genelde başı kapalı ablalar yönetici olamazlar bu şirketler de ama belki de bu iki çalışan yönetim kurulu üyesidir!
    Bilmem, bilemem, bana ne zaten.. Ben kıyafet ve tırnak kontrolü yapmıyorum. 
     
    Not: Bu dersler konudan bağımsızdır..
     
    Zaten bu yazıyı da ben yazmadım bilgisayarıma giren bir sincap cevizlerini kırıp yidiğim için intikam olsun diye yazmış.. çok özür diliyoruz.. Bu arada iş arayan abla umarım iş bulmuştur, Allah yardımcısı olsun.. 
     
     
    July 08

    Fethullah Gülen Hocaefendi'yi Bekleyen Tehlike

    Fethullah Gülen Hocaefendi'yi Bekleyen Tehlike  Yazdır E-posta

    Yazının başlığını bilerek yanlış yazdım. Zira Hocaefendi’yi bekleyen yegane tehlike, aczi kanaatimce, Rabbi Rahim’inin kendisini ahirette yalnızca Adil isminin tecellisi ile karşılamasıdır. Malumdur ki, bizler kendi adımıza Rabbimizden adalet değil yalnızca rahmet ve merhamet niyaz ederiz. Zira yalnızca adaletle karşılansak bir gözümüzün bile hakkını ödeyemeyeceğimiz söylenir. Bütün bunlar ulemanın işleri, biz şimdi gelelim bu dünya meselelerine..

    Danıştay cinayeti gibi müessif hadiseler bize ispatlıyor ki, bir takım adamlar amaçları uğruna kendilerini ya da yakınlarını hapislere düşürüp harcayabiliyorlar. O halde neden binbir zahmetle ışık evleri denen evlere silah sokup yakalatmaya çalışsınlar ki, bulurlar 4 tane yiğit, kiralarlar bir daire, zulalarlar tabancaları mermileri odalarına, ağabeyleri de ihbar eder bu yiğitleri. Gözaltında paşa paşa verirler ifadelerini, bizler cemaatteniz, hocamıza yolumuza canımız kurban diye, çakarlar afilli imzalarını altına.. oldu bitti..

    Bu kadar kolaydı 28 şubatta, şimdi ne kadar kolay bilemem.

    Hocaefendi “gönüllüler hareketi” diyor, bazıları ise “ışık evleri”.. Bu evlerin bir listesi zannedersem yok. Mensuplarının bir üyelik kartları ya da en azından cemaatin bir üye listesi de yok. Tek tahmin ettiğim şey, en az bir 10 milyon duacısı var. Hatta “adım gibi” biliyorum ki cemaatten olmadığı halde, her gün Hocaefendi için “Allah’ım, benim ömrümden al onun ömrüne kat” diyen duacıları da var. Bu normal bir organizasyon olsa sempatizan derdim. Gönüllüler hareketi, adı üstünde bir organizasyon değil, bir reaksiyon hatta bir refleks. Türkiye halklarının dna’larına girmiş bir şuurlanma refleksi.

    Bu reflekse düşmanlığın sebebi nedir?

    Neden bazı organizasyonların varlık sebebi bu refleksin yok edilme çalışmasıdır, buna neden vakit ve performans harcar insanlar?

    Tabi ki ilk tahminim bu düşmanlığın dış kaynaklı olmasıdır. Türk’e düşman, Türk’e ve Türk’ün töresine, karakterine, imanına ve cihan hakimiyeti mefkuresine tahammül edemeyen mihraklar bu refleksin önüne geçebilmek adına her türlü senaryoda baş aktör ya da figüran olmayı göze alırlar.

    Benim asıl anlamadığım konu ise bu mihrakların içimizden de destekçilerinin çıkabiliyor olması.

    Kalpler Allah’ın elindedir, kimseyi kimseye zorla sevdiremeyiz, kanunla da sevdirilemez insan, ama sevileni anlamaya ve tanımaya çalışmak toplumsal sorumluluk taşıyan mantıklı bir zihnin yapması gereken sosyal bir ödev değil midir?

    Tarkan neden sevilir? Eminem neden sevilir? Papatya neden sevilir? İskender kebap neden sevilir? Demli çay hatta acı kahve neden sevilir?.. Her türlü sevginin bir izahı vardır. Mozart dinleyen adam Hande Yener’e sövüyorsa, bu Hande Yener’in ya da sevenlerinin problemi değildir. Ama tahammülsüzlük ve dolayısıyla hoşgörüsüzlük bir problemdir.

    Bizler, her hangi bir cemaate mensup olmayan, uzaktan bakan, göbeğini kaşıyan, bidon kafalı ya da değil, beyaz ya da esmer, ortalama vatandaşlar, yıllarca Hocaefendi ve cemaatinden hoşlanmayan kodamanları izledik ve dinledik, ayrımcılığa ve baskılara şahit olduk. Haksızlığa uğrayanlara acıdık, zalimlere sövdük. Cemaatin ise her hangi bir intikamına şahit olmadık. Çok güçlü dediğiniz eğer buysa, bizler “çok güçlülerin güçlerini kullanma şevklerini iyi tanır ve biliriz”.

    Lakin doğru söylüyorsunuz, bir “şey” eğer kalplere hükmedebiliyorsa, değmediğine bile kendini hissettirebiliyorsa, güçlüdür. O gücü sindirebilmek ise, sahibi olmaktan daha güçtür.

    Vaktinizi harcadığınız şey bahçe hortumuyla bir volkanı söndürmeye çalışmak gibi sanki. Bir toplumun refleksini bir şahısta özelleştirip ona kin kusmak ve yok olmasına uğraşmak, bir adama “bir daha asla gözlerini kırpmayacaksın” demek gibi. Bu mümkün müdür? Bu dava bir garibin şahsi davası değil ki.. ama gariplerin davası, şüphesiz..

    Hocaefendinin dünya tarihindeki varlığı, bir insanın ömrü boyunca yaptığı göz kıpmalarından yalnızca biri.. düşmanlık edenlerse bence göze düşmanlık ediyorlar.. Ne olurdu düşmanlık olmasa, ne olurdu herkes kendi vatanında yaşasa, ne olurdu atmosferi paylaşabildiğimiz gibi toprağı da paylaşabilseydik, suyu ve ekmeği de.. Ve ne olurdu insanlar gerçek vatanın toprağın üstü değil altı olduğunu idrak edebilselerdi.. Sidre-i münteha’dan başka hangi sınır baki kalacak. Kim var ki, ölüp gitmeyecek, yok olmayacak Allah’tan başka.. sahiden varlık bile tartışılıyorken, kim gerçekten var ki..

    Ama boyumuzu aşmadan bu işi de ulemaya bırakalım, gelelim dünya meselelerine:

    Aramızda okyanuslar var,

    Okyanuslar bir damla gözyaşım kadar,

    Ne gözlerim vasıtasız görmüştür yüzünü

    Ne dudaklarında bir kez olsun işittim adımı

    Aramızda okyanuslar var,

    Okyanuslar bir damla gözyaşım kadar,

    Mesafeler yanaklarımdan süzülür,

    Dualarım bedenim olur, bir fatihayla inerim dizlerinin dibine..

    Ne uzak vardır artık ne de zaman..

    Her an benimlesindir, seninleyimdir her an..

    June 10

    Üstad-ı Azam Ahmed Nejdet Kompüter’den sanatsal izdüşümler

    Üstad-ı Azam Ahmed Nejdet Kompüter’den sanatsal izdüşümler

     

    Değerli dostlarım,

     

    San’at, bir ulusun damarlarında dolaşan kültür kanının milli ve manevi alyuvarlarına albümin şeylerini zerkeden hassas bir dokusal icra şeyidir; böyle girişlerde başta toparlayamıyorum gibi gözükebilir ama sabırla okuyan okuyucularım ileride zamanla açıldığımı tespit edeceklerdir.

     

    Hülasa, bir toplumun millet olabilmesi için kendine özgü motiflerle cihan şümul bir sanat icrasına ihtiyacı olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Bu sebeple 50 küsur senelik devlet adamlığım süresince san’ata gereken önemi vermeyi bir borç bilmişimdir.

     

    Hattızatında Adıyaman’a opera götürmek de benim fikrimdi. İstedim ki fikri hür vicdanı hür, sanatkar nesiller yetişsin, sanatçı olsunlar, ama bu politikanın devamı gelmeyince ola ola korucu oldular.. 

     

    Efendim, benim san’atla tanışmam 3 yaşımda başlar. Rahmetli anneannem balerin olduğu içün evimizde sanat eksik olmaz, hatta mahalleye taşardı. Merhum dedeciğim Hülagü paşa da boş zamanlarında heykel taklidi yapan, ziyadesiyle sanatçı ruhlu, mukallit bir adamdı. Hele bir “şaşıran angut kuşu heykeli” taklidi vardı ki mahallenin kasabı olsun, manavı olsun, berberi olsun herkes görmeye koşar seyretmeye doyamazdı. Şimdilerde Vahe Kılıçarslan isimli oğlumuz bu sanatın önde gelen icracılarından ama temelini işte böyle paşa dedem atmıştı.

     

    Ben de bu sanata 3 yaşımda (af buyurunuz) büyük abdestini yapan şüpheci ördek adlı çalışmamla katılmış ve hatta o kadar başarılı olmuştum ki 4 buçuk saatlik performansımdan sonra annem sinir krizi geçirmiş babam cinnet eşliğinde hastaneye kaldırılmıştı. Vallahi, şimdi denesem yapamam haşa huzurdan lazımlık popoma yapışır tümleşik olur. Demek ki insan küçük yaşlarda daha bir azimli oluyor.

     

    Seneler sonra bir Hollanda seyahatimde bu performansın benzerlerini sergileyen sanatçılarla karşılaştım amma biz başkaydık daha özenli ve sabırlıydık, zira en mühim hocalardan ders almıştık. Çocuk yaştaki azim ve değerli icracıların yol gösterici tecrübeleriyle, kendimiz bile fark etmeden ne merhaleler kat etmiştik demek ki.

     

    Demem o ki, Ben bugün Turizm ve Kültür Bakanı olsam her yere açacağım kreşler vesilesi ile 3 yaşındaki çocukları toplar ve onları sanata yönlendirirdim. Milli Eğitim Bakanı olsam da derdim ki “aferin sayın turizm ve kültür bakanı çok doğru bir iş yaptınız, benim açmam gereken okulları siz açarak bana da unutulmaz bir ders verdiniz. Bu millet sizinle gurur duyuyor, başbakan olacak adamsınız, şu önümüzdeki kongrede adaylığınızı koyun parti başkanlığına, desteklemeyen şerefsizdir.”

     

    Aziz yurttaşlarım,

    Şimdi bazı siboblar diyeceklerdir ki “ulan milletin karnı aç şu soylu ve asil adam neler söylüyor” evet doğru, milletin karnı aç ve asaletim gerçekten üzerimden taşar fışkırır, amma velakin ruh açlığı daha kötüdür. İcabında karnın acıkır bir kuru üzümlü peksimet yersin, beyaz şarapla bastırırsın geçer.. Ya da ne bileyim, krakerle havyar atıştırırsın şampanya eşliğinde açlıktan eser kalmaz.. Onu da bulamadın diyelim kruvasanla beşamel soslu kaşarlı mantarlı biftek yersin geçer (ince kıyılmış yeşil zeytin ve fesleğenle süper olur, yanında da Porto) ama ruh açlığı böyle değildir işte.

     

    Hadi diyelim ruhun acıktı ne yapacan, yemeğin ruhu kokusudur diyelim, kokla bakalım geçiyor mu açlığın. Geçmez. Çünkü ruh san’atla doyar. Koy pikaba Rahmaninov’u, giy tütünü puantını başla oynamaya, oh oh.. bak ne açlık kalıyor ne bir şey..

     

    Filhakika, o ruhu aç bırakırsanız gider kendini futbola verir, dine verir, efendime söyliyeyim sağa sola verir kimseye bir yararı dokunmaz, gider fanatik olur, psikopat olur. Çivici katil olur Allah muhafaza. Mesela benim zamanımda bir Kasımpaşa canavarı vardı ki ben onun balerin ya da balet olduğunu hiç zannetmiyorum. 

     

    San’at dolu günler dilerim

     

    Ahmed Nejdet Kompüter

    Ultra üstad, farklı düşünür, encümeni daniş, GmbH

    June 05

    Tarihte bugün 17 Mart (kıyasıya uydururum)

    Tarihte Bugün: 17 Mart

     

    35.000.003 MÖ - ıhlamur ağacı ilk defa çiçeklendi

     

    1.789.123 MÖ - Marslılar kaale alınacak dünyalı olmadığı gerekçesiyle dünyadan ayrıldılar.

     

    315.010 MÖ - Gökkuşağına mavi renk eklendi

     

    7000. MÖ - karın üzerine bal dökmek suretiyle ilk dondurma yalandı

     

    2466 MÖ - Kurufasulyenin pilavla servis edilmesi yasalaştı

     

    1390 MÖ - Mısır’da kağıdın üzerine rakamlar yazarak bunun banknot olduğunu iddia edip buğday almaya çalışan bir Yahudi tutuklandı. Yahudinin sahte para bastığı anlaşıldı fakat henüz daha gerçek para olmadığından serbest bırakılan Yahudi “siz görürsünüz faizi icad edip hepinizi süründüreceğim diye tehditler savurarak olay yerinden kaçarak uzaklaştı.

     

    1110 MÖ - Yılan hikayesine dönen Ergenekon tüneli en sonunda hizmete açıldı. Tören büyük bir izdihama sebep oldu, tüneli kullanmak isteyen vatandaşlar birbirine girdi, fakat düzen çabuk sağlanarak can kayıplarının önüne geçildi.

     

    92- Pavlus abarttı, 2’ye çıkardığı tanrı sayısını %30 develue ederek 3’e çıkaran Pavlus’a Roma senatosu 12’de anlaşalım dedi. Pavlus anlaşmanın mümkün olmadığını ama zamanla gençlik ilahı, pop ilahı, futbol ilahı gibi kavramlarla ortak bir zeminde buluşulabilineceğini belirtti.

     

    330 - Ermeniler gürcülerin kendilerine soykırım uyguladığını öne süren tasarılarını Cermen senatosuna sundular.

     

    407 – Su ile ayran arasındaki benzerliği gidermek amacıyla ayrana yoğurt eklenmesine karar verildi.

     

    554 – Dünya devletleri acayip tüylü totemler yerine adam gibi dikdörtgen kumaştan bayrak modeline geçtiler. Geçmeyen ülkelerin ordu yürütmesi yasaklandı, çatışmalar sürüyor.

     

    619 – Kabeyi kopyalamak üzere faaliyet gösteren Çinli casuslar yakalandı.

     

    781- Sahte hint fakiri Bombay'da gözaltına alındı. Sözde fakirin kirada 4 evi 3 adet de faytonu bulunduğu tesbit edildi. Sözde fakir adliyeye sevkedilirken polise rüşvet vermeye kalktı.

     

    815 -  Ermeniler Lezgilerin kendilerine soykırım uyguladığını öne süren tasarılarını Bizans senatosuna sundular.

     

    966 – İlk defa soru işareti kullanılmaya başlandı, kullanmayanlar? Engizisyonda? yargılanmakla? Açıkça? Tehdit? Edildi?

     

    1210 – Resmi bir temasta bulunmak üzere ingiltereye gelen Amerikan başkanı karşılanmadı, temasta da bulunamadı, evine geri dönmek isteyen başkan limanda mahsur kaldı, başkanın kıtasının henüz keşfedilmediği gerekçesiyle limanda alıkonulduğu tesbit edildi.

     

    1550 -  Ermeniler Çerkeslerin kendilerine soykırım uyguladığını öne süren tasarılarını Osmanlı sultanına sundular ama daha sonra pardon diyerek geri çektiler.

     

    1719 – Cenevizli korsanlar ilk bilgisayar virüsünü icad ettiler ama nedense dünya bu duruma kayıtsız kaldı. Hatta “bilgisayar ne?” diye soran bir yetkiliye diğer yetkili “o değil de virüs ne?” diye cevap verdi.

     

    1821- Fransa Ermenilere “ne oldu lan, size kimse dokunmuyor mu sesiniz soluğunuz çıkmıyor” dedi. Uyanan Ermenilerin Tokat valiliğine Bayburtluların kendilerine soykırım yaptığı tezini sundukları görüldü.

     

    1915 - İngiliz bilim adamları bu Ermenilerin niye hep 17 mart’ta gaza geldiklerini bir panelle araştırdı. Konuya içerleyen Ermeniler artık 24 nisan’larda bir şeyler düşüneceklerini söyledi.

     

    1929 - Genç Türkiye cumhuriyetinde ilk kırmızı kurdele Ahmed Nejad Kompüter adlı minik yavruya takıldı.

     

    1935 –  İstanbul’da ilk doğalgaz faciası. Aşırı nohut ve bakla tüketen bir kişi duşta yıkanırken kendi gazını özgürce salması sonucu zehirlendi. Aşırı bulantı ve halsizlik şikayeti ile hastaneye kaldırılan şahıs çok şükür ölmedi. Şahısın oturduğu apartmanın boşaltıldığı hatta üzerinden kuşların bile geçmediği, mahallede infialin yaşandığı da gelen haberler arsında.

     

    1955 – Klima icad edildi. CHP konuyu anayasa mahkemesine taşıyacağını açıkladı. Olay kamuoyu tarafından “henüz böyle bir mahkemenin kurulmamış olması Türkiye için büyük şans” diye değerlendirildi.

     

    1961 – Spor müsabakalarına çıkacak takımlarda IQ testi dönemi. Sporcunun zeki olmayanları CHP önergesiyle ayıklanıyor.

     

    1977 – kredi kartı mağdurları gösteri yaptı. Mağdurların “ulan bizim kredi kartımız bile yok bu ne borcu” demek isteyerek(!) faturaları yaktıkları gösteride “kledi karpı nedir lan” diye pankart açtıkları gözlendi.

     

    1983 – Cumhuriyetçilerin eylemi amerikayı karıştırdı. Sebahtian Canadaglian adlı cumhuriyetçi arkadaş temsilciler meclisinde 367 senatör olmazsa başkan düşer dedi. Temsilciler meclisinde toplam 120 senatör olması nedeniyle başkanlık krizi çıktı, bu adamı neden kaale aldıkları konusunda ise kimsenin bir fikri yok.

     

    1999 – Ünlü yazar Ahmed Nejad Kompüter’in kaleme aldığı dev sözlük ilk baskısını yaptı. Sözlük Türkçe-Ömikçe ve Ömikçe-Türkçe olarak 2 sayfadan oluşuyor toplam 4 kelimeden oluşan sözlük aslında buraya da sığardı ama telifini alamadık. Bildiğiniz gibi ömikçe 4 kelimeden oluşuyor ve bunlar eklerle çoğaltılıyor. Bu kelimeler: anne, mama, koş ve diferansiyel.. Ömikçe venezuelanın batısında bulunan Pico bolivar vadilerinde kullanılan çok yaygın bir otantik dil.

     

    2007 -  kapalı yerlerde sigara söndüren çete yakalandı.

     

    2009 – Bütün bunları uyduran Sunusi F. Onay’ın kızı bugün saat 02.02’de 3 hafta daha beklemeyerek büyük bir sabırsızlıkve neşeyle dünyaya geldi, babasının ve annesin “bir gönlündeki” tahta büyük bir çalımla kurulan prenses Berra’ya törenle "Potoso" ünvanı verildi.  

    May 20

    Hüsamettin Ne'ettin!

    Sevgili dostlarım,

    Farkettim ki sizlerle ayrı kaldığım zamanlarda bunalıma giriyorsunuz, hafta sonu gerçekleşen DP kongresi vesilesiyle bu ayrılığı bitireyim istedim.

    Kadim dostum ve kardeşim Hüsamettin tekrar siyasete atılmış, tabi bunda benim katkım büyük ama herkes nedense Süleyman'dan biliyor.

    Geçtiğimiz ay, bir av partisinde kendisiyle karşılaşmıştım. Bir nedenden ötürü kırgın olduğum için görmemezlikten gelmiştim. Seninki hemen fırladı yerinden yanıma geldi: "üstadım nasılsınız?" dedi, dedim "iyiyim de çıkaramadım..", "Yahu beni nasıl unutursunuz, ben Hüsamettin", "haa" dedim "Hüsam sen misin, yaşlanmışsın yahu tanıyamadım.." Bu önce biraz bozuldu sonra baktım samimi konuşuyor dargınlığa son verip başladım nasihate:

    "Bak Hüsamcığım, böyle hayata küslük olmaz, resmen çökmüşsün senin hayata yeniden sarılman lazım", "nasıl olacak abi?" dedi "sözümü kesme" dedim.

    Birincisi, sana bir amaç lazım, böyle titreye titreye av partilerine gelmek hoş değil. Sana hayat aşılayacak bir şey bulalım, karı kızla aran nasıl?", "aman abi" dedi, dedim "utanmanın sırası değil, tıpta utanma yoktur", "Benim o taraklarda bezim yok, biz ince eledik sık dokuduk, eleği de duvara astık", dedim "o deyim bir kere öyle değil.." Neyse efendim lafı fazla uzatmayayım, hülasa biz bu arkadaşı yeniden siyasete girmeye ikna ettik. Hatta orda "ulan madem karıyla kızla işin yok, milletin anasını sana emanet edebiliriz" deyu absürd bir de espri yaptım ki arasıra böyle avamlıklar da hayatın tuzu biberi değil mi dostlarım.

    Geçen kongrede arslanlar gibi gürleyen Cindoruk beyefendiyi görünce ne de iyi etmişim dedim kendi kendime, adam resmen gençleşmiş.

    Amma velakin sevgili dostlarım şu Demirel'e dikkat etmek lazım; zira onun olduğu yerde postal eksik olmuyor. Halbuki kendisi şapka ile anılır, o şapkadan nasıl postal çıkarıyor anlamıyorum.

    Tabii kendisi klüpten de arkadaşım fakat devir kötü, insan arkadaşına dahi güvenemiyor, ben şahsen şu darbe mes'elelerine ziyadesiyle karşı, özde demokrat bir kişiyim. Zaten o yüzden Hüsamettin'e de söyledim:

    "Hüsamettin Beyciğim bir büyüğünüz olarak sizden istirhamım lütfen demokrasimizi koruyunuz. Eğer başbakan olursanız şu seçim sistemini değiştirerek işe başlayınız. Sizden demokrat kimliğimle rica ediyorum, demokrasimizi korumak adına milletin gözünün yaşına bakmayınız. Bize locada da öğretirlerdi "sakın acıma yetime, gelir koyar..." neyse işte, anladınız onu siz.. Yani diyorum ki, bu demokrasi neden tehlikeye giriyor? Halk doğru düzgün seçim yapamadığından, en iyisi bilinçli bir halk numunesi seçelim onlar oy kullansınlar, asker de darbe yapmak zorunda kalmasın.. değil mi?

    Mesela başta ben olmak üzere, bizim sabih, sonra sen, ne bileyim fazıl say, ünlü Türk düşünürü aysun kayacı, pınar kür, deniz baykal, bedri, ilhan, ertuğrul, hatta süleyman yani daha bir sürü kişi var.. hep beraber bir konsensus oluşturup bu işi halledelim, gazeteci, siyasetçi, sanatçı, aydın.. katılımcı demokrasi dediğin budur işte.."

    Ben nasihat ediyorum, kendisi kafa sallıyor, anlıyor mu anlamıyor mu belli değil, dedim "bir konuş birşey söyle.. Ne diyorsun bu fikre.."

    "Abi" dedi, "Biz bu işi düşündük, hatta faraza bir seçim bile yaptık aramızda. Kim çıksa beğenirsin?", dedim "kim çıktı?.." "Tayyip!" dedi..

    Yani değerli okuyucularım inanın boynum tutuldu şaşkınlıktan hala da ağrıyor böyle yaptıkça.. "Ulan seçme seçmen getiriyoruz hala Tayyip mi çıkıyor sandıktan? "Abi, ister inan ister inanma.." dedi, inanmadım tabi ama bir de baktım gözlerinden bir damla yaş süzülüp dudağının kenarında durdu, o zaman anladım ki durum ciddi, demokrasimiz hakikaten tehlikede.. Herhalde bu bir alkol problemi, artık bizimkiler nerelerine içiyorlarsa bu mereti doğru düzgün oy da kullanamıyorlar..

    "Peki" dedim "Ne yapacaksınız?" "Abi" dedi "Süleyman ağabeyin bazı projeleri var halledicez bu meseleyi sen korkma.."
    Ulan nasıl korkmayayım adamın projelerini görmüşüm tam 7 kez.. neyse artık, çare yok.. görücez nasıl projelermiş, Hüsamettinciğim hele bir başbakan olsun da hallederiz efendim.

    Bizler sizinde gayet iyi bildiğiniz gibi eski kurtlarız, buluruz bir çaresini, bu devleti kurda kuşa, halka millete yedirmeyiz yani.. yani demokrasimizi diyorum, icabında canımız pahasına koruruz.

    Netekim rahmetli dostum Nevzat Tandoğan'ın dediği gibi, bu millete komünizm lazımsa onu da biz getiririz, halka rağmen halk için..

    Efendim?

    Ha av partisini mi soruyorsunuz, ben malum çok iyi göremediğimden sadece laf olsun diye gitmiştim, aristokrat dostlarımın partisine kaç kişi vurduklarını tam sayamadım.. Bayağı eğlendik efendim, onu da bir sonraki yazımda belki anlatırım.

    Hoşçakalın aziz dostlarım, esenlikler dilerim.

    Ahmet Nejdet Kompüter
    (siyasi uzm, saha komseri, ydk hkm, mali mşvr)
     
    April 30

    Seçimler bitti, Kim Sevinsin?

     
     Yerel Seçimler 2009 belediye başkanlıkları

    Muazzam bir seçim atmosferinden sağ salim çıktık.

    Hemen bir hatırlatma yapalım, renkli saman kağıdı, artı dandik bir metal “evet” kaşesi ve renkli zarflar.. İstediğiniz matbaada istediğiniz kadar yaptırıp, kaşeletip, çuvallara doldurarak sağa sola bırakabilirsiniz, neredeyse bedava maliyet.. dağıtacak minibüsün mazotundan daha ucuz..

    Dörtbir yana cephane gömen, dağıtan uzman arkadaşlar iyi bilir.. 

    Bu yüzdendir ki, pek de “halktan” olmayan, başörtülü sandık görevlisi istemeyen, son anda kimlik no şartı koyarak bizlere şaka yapan, şakacı YSK , bu tür çalıntı oy şakalarını pek ciddiye almıyor, sonuçta tutanaktaki oy ile sandıktan çıkan oy sayısı eşitse mesele yoktur.. 

    CHP ortalığı manipule ederek, taraftarlarını sokaklara dökerek, seçim sonuçlanmadan “sonuç açıklayıp, zafer ilan ederek” ergenekon avukatlığından çok daha başka şeyler yapmaya çalışıyor, gözümüzden kaçmadı.  

    MHP lideri sessizlikle taraftarlarını sakinleştirerek puslu havanın dağılmasını bekliyor, takdir ve tebrikle izliyoruz.  

    Peki sonuçlar da belli olduğuna göre kim sevinsin? 

    Önce CHP sevinsin..

    Zira müjde! Solda birlik sağlandı. Türkiye'de mevcudiyetini muhafaza eden %25 sosyal demokrat vardı, %23'ünün oylarını CHP aldı. Hiçbir somut projesi olmadan sadece AKP nefretiyle oy toplamasına bakacak olursak bu çok büyük bir başarıdır. Şu durumda CHP'nin başında Erbakan'da olsa bu oyu alır.. Hatta şöyle de denilebilir: AKP'nin başına Deniz Baykal'da geçse CHP'liler AKP'ye oy vermez..  

    MHP kesinlikle sevinsin..

    Konjonktürde görülen manzara genel seçimlere kadar devam ederse (ki edeceğini sanmam) AKP'deki erime devam eder, AKP'den kaçan oylar MHP'ye gelir ve MHP AKP'yi zorlayan bir parti olarak ikinciliğe yükselir. Bazı bölgelerde umutsuz MHP seçmeni CHP'ye oy verdiğine göre MHP'nin oyu gözükenden zaten fazladır, tahminimce.. 

    DTP sevinmesin.Kimlik partisi olup da kimliğin sadece %30'unun oyunu alan bir partinin sevinmeye hakkı yok, İddia edilen Kürt nüfusa ve DTP'ye verilen oyların adedine bakarsak, Kürtlerin büyük çoğunluğu hala DTP'yi tercih etmiyor.. AK Parti de henüz sevinmesin.. Birinci çıktı, seçim galibi, oyları düştü, hala rakipsiz.. ama sevineceği seçim bu değil..

    Recep Tayyip Erdoğan'ı plansız görmedik.. Yüzde yüz kazanacağı bölgelerde bize göre yanlış aday çıkararak kaybetti, ama “kaybetmek bir seçimse, buna yanlışlık diyemeyiz..” AKP oy oranını sanki kendi iradesiyle düşürdü gibi.. Genel seçimde oy partilere verileceği için bu oran daha da düşmez.. hatta artık kemikleşen tabloyu görmüş olduk diyebiliriz. Eğer bu seçim bir genel seçim olsaydı düşen grafik korkuturdu, fakat AKP bir nevi sigorta yaptırarak genel seçim öncesi, bu grafikle çıtasını %47'nin altına çekti, çok akıllıca.. 

    Önümüzdeki 3 sene AKP, içeride değil dışarıda yaptıkları ile oy toplayacağı için muhalefetin zaten pek şansı yok. AKP'ye sadece kendi hataları oy kaybettirir. Erdoğan bu yüzden “Sen Türkiyesin, büyük düşün” sloganını icad ederek genel seçime hazırlık yapıyor.

    Dış dünyada yükselen gurur ve biten krizin verdiği rahatlama oya tahvil edilecektir muhakkak. Bu 3 sene ülkemiz için diplomatik açıdan biraz riskli geçecek sanırım, bunun sinyallerini alıyoruz.

    Zira artık AKP'nin başarısızlığı demek bir iktidar kaybı olmayacak sadece, ülke için de bir risk taşıyacak. Diplomasisi güçlü ülkelerde bir sorunun iki cevap seçeneği vardır: evet ya da hayır..

    Dolayısıyla AKP'nin verdiği yanıtın aksine bir yanıtı verecek olan en güçlü parti tek başına ayakta kalacak ve ABD tarzı iki partili bir demokrasiye önümüzdeki 3 seneden sonra “kansız” bir şekilde geçmiş olacağız.. 

    Bu tek muhalefet partisinin hangi parti olacağını henüz bilmiyorum (belki şu an mevcud değil) ama hangi partinin olmayacağını iyi biliyorum..

    (genckalem.org'da yayınlandı)

    April 10

    MPL TV Hakkında

    MPL TV
     
    Farklı bir televizyon yayıncılığı yapan bu kanalın sahibini çok merak ettim, araştırdım. İlk karşıma çıkan şey Mihr grubu oldu (alakasız olarak).
     
    Hazzetmediğim bir grubun ismine bu kanalla rastlamak beni ürküttü diyebilirim, fakat acizane dikkatli bir izleyici olduğumdan pek inanmadım.
    Ve neyse ki, bu grup ile olan bağlantısının sadece bir kuruntu olduğunu farkettim.
     
    Bu TV kanalı televizyonumu kanalizasyon olmaktan kurtaran bir avuç kanaldan biri.. Bu kadar kolay kirletilmesine razı olamadım. Özellikle nurcu kardeşler pek bir amansızca saldırmışlar kanala, ama yanıldıklarını anlayınca umarım pişman olmuşlardır. İftira ile ibadet olmaz hele cihad hiç olmaz, hatırlatayım.
     
    MPL TV'de yayınlanan herşeyi külliyen tasvip ettiğim söylenemez ama ufkumu genişlettiği ve bilgilendirdiği kesin. O yüzden başka bir kanal izlerken bile zaplama menziline aldığım bu kanala sık sık dönerim.
     
    Herşeyden önce Turancı bir kanal olduğunu söyleyebilirim, akrabaların ayrı birer devlet olmaması gerektiğini savunuyor (benim gibi) ve Ümmet-i Muhammedin birlik olması gerektiğini öğütlüyor, katılmamak mümkün değil. Farklılıklarımızın bizi ayıran değil bilakis birleştiren ve renk katan bir unsur olduğunu çok güzel izah ediyor. Hatta bu farklılıklara yayınlanan programlarıyla dikkat çekiyor ve şaşırtıyor diyebilirim.
    Evet, bence farklılıklarımız birleşmemizin mazeretleridir; aynı olan zaten birdir, bütündür, birleşmez..
     
    Yine de bu kanalın bir futbol takımını tutarmışçasına fanatik olarak bir cemaate bağlı olan insanlara katabileceği çok fazla birşey yok.
     
    Üzgünüm ama benim gördüğüm, bu kanal aptal insanları kaale almadan sadece zeki insanlarla ilgileniyor, "aptalları eğitecek bir kurum herhalde vardır" anlayışıyla sadece kapasitesi olan insanlara dönük yayın yapıyor (bu kadar net olduğum için gerçekten özür dilerim).
     
    Sadece Fenerbahçe ya da Galatasaray fanatizmi yaparak "yok, aslında ben sadece futbolu sevdirmeye çalışıyordum" diyenlere inat, futbolu anlatıyor bu kanal sanki..
     
    Zekiler anlamıştır ama anlayamayanlar için daha da net olalım, "cennete gitmek için benim cemaatime katılacaksınız, benden olmayan zelildir, benim kitabımı okumayan ahmaktır" demiyor bu kanal.
     
    "Müslümanın tek bir kitabı, tek bir ümmeti vardır.. diğerleri renktir, elbisedir, hoşuna gideni giy.." diyor adeta. Ya da ben almak istediğim mesajı alıyorum.
     
    MPL TV'ye varolduğu için teşekkür ediyorum umarım teknik kapasitelerini daha da arttırır daha estetik ve sanatsal olabilirler, çünkü beğendiğim bu kanalı başkaları da beğensin istiyorum.
    April 07

    Kızım Geldi

     

    Kızım Geldi


    17 Mart 2009 saat 02:00 doğumhanenin kapısındaydım, ötesinde kalmam gereken kalın kırmızı çizginin tam üzerinde, Bütün duyu organlarım kulak olmuş, her azamla işitmeye çalışıyorum kapının arkasını..


    Ve kızımın kendi lisanı ile selam verişini duyuyorum dünyaya..

    O sesi işittikten sonra ne kulaklarım eski kulaklarım ne de ben eski benim..

    Bir elektrik geçiyor üzerimden, iliklerime kadar titriyorum, baba olmuşum..


    Annesinin karnındayken her gece elimi koyarak uyurdum arayarak bulduğum şişkinliğe..

    Bu ayinin bitmiş olması ürkütüyor beni tatlı tatlı.. artık kızım elimin altında değil, üzerinde..


    16 Mart'ta gülerek gittik hastaneye, kontrole.. Doktor şaşırdı ve “yatırıyoruz, doğumhaneyi hazırlayın” dedi. Odamıza çıktık eşimdeki gerilim ve heyecanı hissettiğimden onu sakinleştirmek adına “Dünyada her canlı her saniye doğum yapıyor, kedilerin parası olsa onlar da hastaneye gelirlerdi.. gayet normal bir durum, heyecanlanacak birşey yok” diye saçmaladığımı hatırlıyorum.


    Aslında kendim bile dediklerimi duymuyordum sanki..


    Doğum sancıları çeken eşimi teselli edecek sözler arıyordum ve söylediğim her söz beni sinirlendiriyordu “şurada yatan ben olsaydım bu konuşanı odadan atardım” diye düşünüyor ve eşimin sabrına hayran kalıyordum..


    Ben nefes al, nefes ver dedikçe sevgilim gözlerime bakıyor ve elinden geleni yapıyordu “sana konuşmak kolay” demiyordu, buna bile hayret ediyordum..


    Bebeğimizi ilk gördüğümde “ne kadar da gri” diye düşündüğümü hatırlıyorum.. Çok bebek görmüştüm ama bu gördüğüm en küçük bebekti, 3 hafta erken doğduğu için..


    Eşim çok yorgun, çok rahat ve çok güzeldi, doğumdan hemen sonra bebeğimizi kucağına almış ve emzirmişti. Yüzünde müthiş bir yorgunluk ve müthiş bir tebessüm vardı. Herşey doktora ve bana göre güzellikle çok çabuk olup bitmişti.. Bir de anneye sormak lazımdı tabi..


    Bebeğimiz yıkandıktan sonra odamıza geldi, küçücük kafası ve kocaman gözleri, kıpkırmızı dudakları ve ince parmakları.. Herşeyiyle inanılmaz bir şekilde annesine benziyordu.. Şahitlerin kararına göre ağız anne, burun baba, gözler anne, kaş ve kulaklar baba..


    Benim savaşçı bebeğim, en minik aşkım, çatık kaşlı ve çok ciddi bir hanımefendiydi. Eve geldikten sonra sarılık tesbit ettik.13'ün üzerini hastaneye alıyorlardı değeri 15 çıkmıştı, ama bir günde değeri 7'ye düşmüş ve bebeğimizi hastaneye geri götürmemiştik.


    Şimdi 21 günlük..

    avuçlarıma alıyorum ve sesleniyorum, sadece uyurken gülümsüyor aşkım. Gözleri açıksa kaşlar çatık ve gözleri sola bakıyor, bazen bana bakıyor ama henüz net olarak görmediğini biliyorum. Olsun, sesimi tanıdığını biliyorum 8 buçuk ay konuşup tanışmıştık zaten..


    İsmine karar verememiştik bir türlü, Fatıma Rümeysa kalmıştı elimizde en son.. Efendi'den aldığım teşvikle annesinin ismi Berrin olması hasebiyle, yakın olsun diye, Fatıma Berra dedik..


    Babam okudu ezanı, kamedi ve ismini,

    Ve babam Fatıma Berra diye kulağına ilk seslendiğinde inanılmaz bir tebessümle odadakileri şok etti bebeğimiz.


    Umarım tebessümün baki olur Fatıma Berra, umarım bu dünyayı kolaylıkla atlatıp ana vatana salihalardan olarak göçeder anne ve babana şefaat edersin..


    İnsan ölmeye doğarken başlar..


    Kızım, inşallah şehid olursun..


    ***


    Bu arada “babalığın” sadece bir titr olduğunu öğrendim. Anneliğin milyonda biri etmezmiş. Özellikle ellerin kolların bağlı hiçbirşey yapamadan beklerken..


    Sadece doğurmayı kastetmiyorum.. Uyku uyumadan 2 saatte bir (bazen yarım saatte bir) emzirmek, altını değiştirmek, gazını çıkarmak.. Hadi emzirme hariç hepsini yaptım diyelim, benim obur aşkım annesinin canını öyle bir yakıyor ki emerken, “bir saat sonra bu anne bu bebeği nasıl emzirir?” Diye hayret ediyorum..


    Canım kızım seni Mevla'nın bir emaneti olarak aldık, kabul ettik, nefsimizden çok daha fazla sevdik, hayatın manalarından biri oldun bizim için ama, seni kimse annenden fazla sevemez, bunu anladım, yarışmıyorum..

    “En çok anneni mi yoksa babanı mı seviyorsun?” diye sorsa bir münasebetsiz, tereddütsüz “annemi” de kızım.. O, senin sevgini layıkıyla hakediyor, ve sen onu hiçbir zaman hakettiği kadar sevemeyeceksin.


    İşin kötüsü, bu en minik aşkımı avuçlarıma alıp, çatık kaşlarıyla göz göze gelmeye çalışırken aklıma hep şu geliyor:

    “İşte biz de bu kadar sevildik”

    Bu sevginin karşılığını ne kadar vermeye çalıştık?

     

     

    Not: Tabi, kızımıza lakap koymayı unutmadık, annesine "atletico madrid" diyordum, kızıma da "sporting lizbon" dedim, fakat gerçek lakabı POTOSO (S'nin üzerinde inceltme işareti var)

     

     

    sunusy

    March 07

    Doğuma Doğru

    Yeni bir insan geliyor dünyaya.

    Eğer rızkı varsa, 1 ay sonra geliyor almaya. Rabbi onun için bir barınak ve konfor oluşturdu, anne ve baba tayin etti.

    Babası olarak bu fakir seçilmiş, annesi olarak da sevgili hanımım..

    1 ay sonra tanışacağız ama bilmiyorum belki Rabbi ona bizi tanıştırmıştır önceden: "Rızkını şu kullarımın aracılığıyla yolladım, endişeden uzak ye iç" diyerek.

    Sırası gelmiş, yine bir ruh daha beden buluyor..
    Kalu Bela'da aynı anda yaratılmış olan akranlarız, bedeni bilmem kaç milyarlık elementlerden oluşuyor, aynı yaştayız ruhen ve aynı yaştayız evrenle maddeten ama bizler eskiyiz bebek yeni..
    Biz annesi ve babası olarak tayin edilmişiz, o çocuk.

    Rabbi, bu eski kulunun yeni bedenini yarattıktan sonra bir aşk ilham etti bizim kalbimize..
    Daha doğmadan sevdik yavrumuzu..
    "Bu sevgiyle bakın, besleyin, büyütün emanetimi, canınızdan aziz bilip öyle koruyun" dedi Rabbül alemin.
    İşittik ve itaat ettik; bizleri de böyle sevdirip korutmuştu..

    "Belli bir zamana kadar ona öğretin, Ben'i ve Habib'imi anlatın ona" diye buyurdu.

    ***
    Lebbeyk, Allahümme lebbeyk..
    ***

    Canımız başımız üstüne;
    Emaneti aldık ve kabul ettik, sorumlu tutulmaya talip olduk;
    Rezzak ism-i şerifine bir tezahür de biz olmayı diledik..

    Ey merhametlilerin en merhametlisi,
    Bize, sana dönünceye kadar bu gurbette iyilikler ihsan et.. Ve daha sonra da..
    Birbirinden habersiz bu üç ruhu aile yapan kudretinle bizi kolla, gözet ve sırat-ı müstakim'e ilet.
    Nefsimizle olan mücadelemizde ruhlarımızı muzaffer kıl.

    Şüphesiz ki bizler çok ağır bir yükle yüklendik, Sen'in yardımın olmazsa bu yük bizim mahvımıza bir sebeptir. Haddini aşan kullar olmaktan sana sığınırız.

    Sözlerimiz riya ya da yalan değil ve bizlere de yalan söylenmedi..
    Mevlamız,
    Sen sevilmeye tek layık olansın ve bütün sevgiler sana duyulan tek bir sevgiden ilhamdır.

    Bizleri yavrumuza olan sevgimizle imtihan etme..
    Bizleri sevgimizle imtihan etme..

    Sevgi, senin sevgindir,
    Senin mahlukunu sevmendir..
    Bizleri kalbimizdeki sevgimizle imtihan etme..
    Senin sevmediğini al kalbimizden, bizleri islah etme..
    Bizlere nurunla hidayet ver..

    Ey merhametlilerin en merhametlisi..
    Bizlere ve sevdiklerimize iki cihanda da merhamet et..

    AMİN
    March 06

    Anti-modernist

    Çok fazla alıcısı olan şeyleri satmıyorum..

    yokluk, fakirlik, acziyet satıyorum..

    alacak mısın?

    Bir kalp dolusu aşka sırılsıklam fakirlik satıyorum. İmkanın yeter mi sattıklarımı almaya?

    İnsan öleceğini biliyorsa neden oyalanır? Neyin felsefesini yapar ne sebeple.. Hangi buluş faydalı olmuş insanoğluna bugüne kadar?

    Elektirik faydalıdır çünkü her tamir elektirikle olur, iyi de her arızanın kaynağı da elektirik değil midir?
    Kimya faydalıdır zira ilaç yaparsın, o ilaçlar güçlendirmedi mi mikrobu?

    Belki de insanoğlunun en zararlı keşfi şeker olmuştur. Bütün hastalıkların kaynağı..
    Ateşi bularak ısındılar ve sonra birbirlerinin evlerini yaktılar..

    Maden devrine, tekerin icadına, hatta yazının icadına inanmıyorum.. herşey seni bekliyordu bir kudretle. Yoksa sen başakları taşa sürtüp çıkan tozu kepeğinden ayırıp su ve tuzla ekmek yapmayı akıl edemezdin..

    Eğer biz mağara adamı olsaydık, anlardık evreni, tabiatı, Yaratıcı'yı..
    Hayır, sanat eserine sanatçı diyenlerden değilim.. Şüphesiz ki sanatçı eserinden başkadır.

    Eğer buzdolabımız olmasaydı yiyecek biriktirmez ve 2 sene sonra ekonomimiz resesyona girecek endişesiyle başka ülkelere saldırmazdık.. Eğer ipek olmasaydı zengini fakirden nasıl ayıracaktın? Kaz tüyü yataklarda uyumuş adam, hasırda uyuklayana göre daha mı şanslıdır?
    Kime ve neye göre?

    Terleyen mi şanslıdır üşüyen mi?

    Karnı tok bir adamı hangi sofrada mutlu edebilirsin?

    Hararet kaç kilo altınla geçer?
    Ya da bir bardak suyun değeri nedir?

    Hepimiz kandırıldık, birbirimizi kandırdık, ellerimize ve ceplerimize kağıt parçalarını doldurup "hakkın" dediler. Hakkımız olmayana talip olmağa güdüldük çoğu zaman.
    Borsalar kurduk,
    sınırlar çizdik,
    bayraklar diktik.
    Ve hatta marşlar söyledik.

    Delirmemek için tut şunun bir ucundan dediler.
    Milyarlarca insan yanılıyor olamazmış!
    Milyarlarca insan yalan söylüyor..

    Güç dediğin, dirençtir. Yalana direnme gücüdür. Farkettiğin acziyette bu var.

    Seni yaradanın aşkına,
    Eğer biriktirmişsen o aşkı, hissediyorsan içinde.. talipsin sattığıma
    Fakirlik, perişanlık, acziyet satıyorum..

    O aşkı hisseden acziyetinden başka ne görebilir..
    Yer yüzünde 2 devlet ve 2 millet vardır. İyiler zaferin peşinden koşamazlar, zira onlar garip olarak döneceklerdir.

    Ve galiptir bu yolda mağlub olan
     
     
    sunusy
    March 04

    Üstad-ı Azam Ahmet Nejdet Kompüter'den Siyasi Çözümler

    Değerli dostlarım, bu sefer ben bizzatihi kendime baskı yaparak bu yazıyı kaleme alıyorum.
     
    Görüyorum ki Değerli siyasetçimiz Deniz Baykal ile Başbakanımız arasında hoş olmayan hadiseler yaşanıyor, demek ki benim gibi bir siyaset bilimcisine ara bulmak üzere iş düşüyor. Bizim Sabih'den önce devreye gireyim istedim ki işler daha da karışmasın.
     
    Efendim, bu başbakanlık makamı malumunuz meclis çoğunluğundan alınan güvenoyuyla elde ediliyor, bundan böyle mecliste 367 şartını başbakanlık hususu için de arayalım. Tabi siz meclis aritmetiği ve 367 deyince hemen değerli dostum sabih'i hatırladınız. Benim okul numaram da 414 olduğuna göre bundan böyle eğer salonda 414 milletvekili yoksa başbakan seçilmesin efendim. Bu biiir..
     
    İkincisi, taviz vermek onursuzluk değildir. AKP'li arkadaşlarımız kabul etsinler hanımı başörtülü olan başbakan olmasın ama CHP'li arkadaşlarımız da taviz versinler ve desinler ki kayınçoları peruklu olanlar ve hatta bıyıklarını boyatanlar da başbakan olamasınlar. Zira çok çirkin bir görüntü, muşmula gibi suratta ak kaş altına kömür karası bıyık avrupa kriterlerine bile uymaz. Gerçi biz bi ara düşündük senatörler meclisi kurup ingiliz lordları gibi lüle lüle bembeyaz peruk takalım ama ben evde uyguladım kafamı sivilce bastı, pişik olduk gerek duymadık.
     
    Bir de burdan sayın başbakana sesleniyorum, o kadar bakanın var, dikkat ettim, iyice araştırdım, bir de gördüm ki hepsi AKP'li. Yani ilaç olsun diye bile bir tane CHP'li bakan yok. Bu ayıptır, haksızlıktır. Ne olurdu bakanlıkların yarısını CHP ile paylaşsan. İnsan bu kadar mı cimri olur? Yarın aynısını sana yapsalar hoşuna gider mi?
     
    Üçüncüsü, başbakanın katıldığı AKP mitinglerine bakıyorum da hınca hınç dolu. Sen koskoca başbakansın ülkeyi yönetiyorsun, ne olur arada bir CHP'ye de miting düzenlesen? Bak, onlar Sivas'tan öteye gidemiyorlar, hazır sen gitmişin.. Hoş olmaz mı hazır gitmişken bir başbakan olarak CHP mitingine katılsan. İlla Deniz bey gidecek diye anayasada bir kaide mi var. Düzenle bir CHP mitingi hoşgörü ortamı yeşersin. Hepiniz kardeşsiniz hem o senin büyüğün sonuçta.
     
    Burdan Deniz Baykal'a da seslenmemek olmaz, başbakan Recep Bey'e seslendik sonuçta.
    Sevgili Deniz Bey, Sayın Baykal:
    Ne oldu, hani sen rejim yapıyordun.. Yaa işte böyle yakalarlar adamı, kokoreç yemişsin haftasonu hiç bize haber vermiyorsun. Ne demiş ünlü bestekarımız Mirkelam: "Kokoreç, koko koko"  Sana ısmarlatıcaz diye korkma, bizim ticketımız var aslanım. Eğer bir daha benden gizli gidersen seni Avrupa birliği yüksek komserine şikayet ederim. Şaka şaka, afiyet olsun. Yazımı latifeyle bitireyim istedim, yengeye çocuklara selamlar.
     
    Siz de hoşçakalın değerli dostlarım. Unutmayın bana ihtiyacınız var.
     
    Ahmet Nejdet Kompüter
    Meclis Aritmetikçisi, dnt uzm, tnk çvş, asil kişi
     
    February 05

    Üstad-ı Azam Ahmet Nejdet Kompüter'den Diplomasi dersleri

     

    Üstad-ı Azam Ahmet Nejdet Kompüter'den Diplomasi dersleri


    Sevgili Dostlarım,


    Bu yazıyı yine baskılardan bunaldığım için yazıyorum. Biliyorsunuz daha önce de beni cumhurbaşkanı olarak görmek istediğiniz için yazmıştım. Bu sefer Davos'daki rezalet üzerine, gelen ricalardan ötürü isteyenlere diplomasi dersi vereyim dedim.


    Tabii ki Başbakanımızın İsrail Cumhurbaşkanına layık gördüğü muameleyi hep birlikte hiç beğenmedik. Bu bizim örf ve adetlerimize hiç mi hiç yakışmadı. Öncelikle, salona girdiklerinde başbakanın nazikçe kendisinden yaşça büyük olan Simon'un elini öpmesi gerekirdi (ben ona Simon derim, hatta keyfim yerindeyse “lan simoviç” diye takılırım kendisine); malum-u aliniz, bizde önce büyüklerin eli öpülür, değil mi? Simon'un da yine nazikçe Erdoğan'ın çenesinin altını avuçlayıp “maşallaa maşallaa el öpenlerin çok olsun” demesi gerekirdi. Tabi Burda Simon'u hoş görüyoruz, zira önce Erdoğan Simon'un elini öpmeyerek saygısızlık yaptı.


    Gelelim oturuşa, büyüklerin yanında bırak ayak ayak üstüne atmayı biz oturamazdık bile, öğrencilerim Mesut'la Ecevit'i, hatırlayın nasıl da hazırolda beklerlerdi Bush'u. Işte nezaket ve görgü budur. Erdoğan burada da bizden eksi puanı aldı.


    Hiç unutmuyorum, yine sefirlik günlerimin birinde, bir ülkeye gitmişiz, büyük ricalarımız olacak.. Bir ara ev sahibi devlet başkanı su istedi de görevliler duymadı sanırım, hemencecik diplomasi atağı yaparak suyu koşup getirdim, tabi üzerini bir peçete örtmeyi de unutmadım ve bardağı en altından tutarak uzattım. Bu ziyaretimizde ricalarımız yerine gelemedi malesef ama başka bir ülkedeki resepsiyonda bu devlet başkanı beni hemen tanıdı ve büyük bir güvenle benden soğuk şampanya istedi. Bakınız, bu yabancılar güvenmedikleri adamdan bir şey istemezler. Şimdi ben sanmıyorum ki herhangi bir devlet başkanı bizim başbakandan su istesin, kabuklu yemiş bile istemez, niye? Güvenmez de ondan. Demek ki neymiş, güven duygusu diplomaside en önemli şeymiş..


    Yine birgün Kore'deyiz, güneyde yani, kurtuluş yıldönümü resepsiyonu.. Yanıma çekik gözlü biri geldi, birşeyler diyor anlamıyorum. Hemen büyük bir saygıyla ellerimi birleştirerek huzurunda eğildim, şimdi bu onların kültürü, biz de biliyoruz yani.. Neyse, bu bir afalladı önce baktı ki saygıda önde gidiyorum, hemen o da eğildi çakal. Ben daha çok eğildim, o da eğildi.. diğer konuklar da takdirle beni izliyorlar, hemen oracıkta golü attım, secdeye kapandım.. Daha önce de görmüştüm babannem namaz falan kılardı, ordan biliyorum.. Neyse, bu tabi kaldı öyle, secdeye de kapanamadı.. Sonra baktım millet dağılıyor meğersem garsonmuş bu, yemek başlamış da içeri çağırıyormuş, ama nasıl kötü bir ingilizce aksanı anlatamam.. Gerçi iyi olsa da anlatamam, ben ingilizce bilmiyorum, ama fransızcam sular seller gibi.. Velhasıl kelam, o adam güney kore başbakanı olsaydı bugün Kia'sıydı Hyundai'siydi bir SsanYong'uydu hepsine ucuz ucuz biniyor olacaktık, efendime söyliyeyim.


    Fransızca demişken birgün Mitterand'ın eşi gelmişti de kendisine “Je'taimme” demiştim, gül gül öldük sonra. Bu fransız korumalar artık ne anladılarsa bi giriştiler bana, topkapı sarayında ağzıma gözüme indiriyorlar. Şimdi bu fransada cezayirliler, faslılar, tunuslular falan var, sanırım korumalar da onlardan, anlamadılar yaptığım espiriyi.. halbuki “size aşk hissediyorum” diyorum, şaka yani.. Diplomaside espiri çok önemlidir, bak sonra bu bayan Mitterand bir mahçup oldu, giderken beni sormuş, ben tabi o sırada koruma müdürü ile merkezdeyiz, özürler falan.. neyse çok güldük sonra, 5-10 karton sigara, viski falan verdim de gönlünü aldım, olur böyle yanlış anlaşılmalar.


    Erdoğan da Davos'da konuşmasına başlarken “Mişon, Solomon bir de Temel trende gidiyorlarmış...” babında bir fıkra kelamı edip havayı yumuşatsa böyle olmazdı, değil mi? Tabi bunlar vizyon isteyen işler. Bu israilliler zaten yorgun adamlar, tonlarca bomba atmışlar, kolları kopmuş, önce streslerini alacaksın, sırtlarını sıvazlayıp “he.. he..” diyeceksin. Yoksa ülkemizin itibarı zedelenir, tamiri mümkün olmayan işler olur. Çıkarlarımız zarar görür. İşte biz 80 küsür senedir bu ince oyunları, büyük ustalıklarla kıvırdığımız için bugün Türkiye dünya diplomasisinde en ön sırada yer almaktadır.


    Hiç unutamam, hatırladıkça da gözlerim dolar, Birleşmiş Milletler'e üye ülkeler toplantısında fotoğraf çektiriyoruz Amerikan Başkanı'nın tam yanındayım böyle omuzlarımız değdi değecek, hatta biraz sürttürmeye de çalışmıyorum değil, hemen ingiliz başkanı girdi aramıza, bak, nasıl kıskanıyor beni, yanımda olmak istiyor, derken Almanya Şansölyesi girdi, Fransa derken benim bu sağ yanımı paylaşamıyorlar. Aman aman, Polonya, Çin, Çekoslovakya, Zaire, Nijerya, Uruguay derken dünya liderleri paylaşamıyorlar benim yanımı efendime söyliyeyim.. Hülasa, resim çekiliyor artık, ben, inanırmısnız en üst sıra (ki sekiz sıra var) en soldayım, yanımda da Guatemala fahri büyükelçisi, sanki kurayı o kazanmış gibi, dünya liderleri paylaşamamışlar yani beni. Amerikan başkanı birinci sırada ortalarda kalmış.. Tabi bu teveccüh şahsıma gösterilmiş bir lütuf değil, temsil ettiğim ülkeye bir kompliman adeta.


    Ya, biz işte böyle günler gördük, yaşadık. Lakin bu Davos'daki olanlar beni ziyadesiyle üzdü, çok mütehassıs oldum. Umarım uygun bir zamanda fırsatını bulabilirsem Başbakanımıza da bu konudaki tecrübelerimi şahsen aktarabilirim.


    Şimdilik bizden bu kadar, tekrar görüşmek üzere, hoşçakalın benim aziz dostlarım.


    Ahmet Nejdet Kompüter

    (emekli dip. siv. atş. asil kişi)

     

    Sayın A. Nejdet kompüterin Cumhurbaşkanlığı adaylığım başlıklı yazısı için lütfen buraya tıklayınız

    Başbakan Gürledi; Ne Oldu, Ne Olur?

     

    Başbakan Gürledi, Ne oldu? Ne olur?


    Canlı yayında Başbakan R. Tayyip Erdoğan'ın ilk konuşmasını izlerken gözüm televizyonun ekranındaki “canlı” ibaresine takıldı. “Acaba hakikaten canlı mı?” diye içimden geçirdiğimi hatırlıyorum. Zira Başbakan konuşmasında oldukça samimi bir üslupla İsrail'i dünyaya şikayet ediyordu. Duyduklarım beni bir “taraftar” olarak biraz fazla memnun etmişti ki kaygılanmaktan kendimi alamamış ve “Vay canına, canlı yayında resmen sırları deşifre ederek gerçekte İsrail'in ne olduğunu dünyaya deşifre ediyor" diye düşünmüştüm. Öyle ya, her Türk politikacı İsrail'in ne olduğunu kapalı kapılar ardında bilir ve konuşur ama bunu kapısız bir yerde ifşa edemezdi.


    Simon Peres, malum bir konuşmayı cesur bir üslupla yaparken de hayıflandım ve not alan Başbakan Erdoğan'a bakarak “keşke not aldığı şeylerin cevaplarını verebilse” dedim.


    “One minute” çıkışını duyduğumda irkildim. Moderatörün izin vermeyişine “Olmaz, one minute” diyerek elini kaldırışını ve sararmış yüzünü gördüğümde koltuğumdan heyecanla ayağa fırladım. Gerisini gözlerimde yaş, yüzümde kontrolsüz bir tebessümle, kalbim şakaklarımda çarparken, ayakta izledim.


    Tekrar tekrar izledim.

    “Benden yaşlısın.. Sesin çok yüksek çıkıyor” şeklinde Başbakanın Türkçe 2. tekil şahıs hitabına maruz kalan İsrail Cumhurbaşkanı'nın bir eli dizinde diğer eliyle kulaklığını bastırmaya çalışırken mimiklerini takip ederek kendisiyle empati kurmaya çalıştım. Acaba neler hissediyordu Cumhurbaşkanı?


    Tekrar tekrar izledim.

    Salondaki izleyicin alkışlı reaksiyonuna büyük bir telaşla katılıp panik halinde Başbakan Erdoğan'ı alkışlayan Amr Musa'ya takıldı gözlerim. Başbakan salonu terk ederken Arap Ligi Genel Sekreteri önün kesip sarılmak istedi ve Başbakan sadece elini sıkmak ve uzak durmakla yetindi, hızını bile kesmeyip yoluna devam etti. Sonra dosyasını alan Amr Musa, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin koltuğa pat pat vurarak yerini göstermesi ile oturuverdi. Sanki Genel sekreter şöyle demişti “fiyt fiyt.. Amr, gel oğlum.. Amr.. gel.. gel oğlum.. otur.. otur oğlum yerine.. Amr gel!”


    Umurumda değildi. Normal şartlar altında Amr'ın durumuna üzülürdüm belki ama artık şartlar normal değil. Saflar çoktan ayrılmıştı. İsrail'in kara harekatından önceki hava taarruzundan beri saflar belli ve net artık..


    O muhteşem geceden sonra ne oldu peki?

    Peres Erdoğan'ı arayarak özür diledi. Erdoğan'ın ilk konuşmasındaki doğrular güme gitti. Norveç işçi partisi, Peres'in nobel barış ödülünü iade etmesi gerektiğini deklare etti. İran Nobel'e Erdoğan'ı aday gösterdi. 1 buçuk milyar müslüman Galatasaray'ın UEFA kupasını almasından sonra ilk defa onore olduğunu hissetti (acı, alakasız, ama gerçek). Türkiye'nin milyonlarca dolarlık bir lansmanı gerçekleşti. Ve belki biraz turist kaybetmişizdir!..


    Ya olmayanlar? Neler olmadı neler!..

    Mesela hiçbir arap devletinden resmi olarak en ufak bir tepki ya da destek gelmedi. Çıkan toz duman yatışınca, o lafları söyleyen Erdoğan'ın hala çarpılmadığını gören o malum çevre kesin olumlu tepkiler vereceklerdir. (Bugün duyduk ki S.Arabistan Kralı ilk defa bir konuğu için sarayından çıkmış ve Türkiye Cumhurbaşkanını Riyad'a inen uçağının merdivenlerinde karşılamış).


    Gazze'de, Ürdün'de, İran'da, Suriye'de ve Yemen'de insanlar sokaklara dökülüp Erdoğan posterleri ve Türk bayrakları ile gösteriler yaptılar. Diğer müslüman kardeşler yutkunarak seyrettiler. Hatta belki de faşist Arap ülkelerinde yaşayan kardeşler bu olayları seyredemediler de..


    Peki şimdi ne olur?

    Türkiye Cumhurbaşkanı Gazze'nin tapularını İngiltere'ye doğru sallayarak “Aslında bu bombalanan yerlerin tapuları bizde” diyordu, İngiliz sömürge bakanlığına açılan geçmiş davaları kastederek... Türkiye Cumhurbaşkanı boş konuşmaz, elbette önemli bir ifade yatıyor burada. Birgün Gazze'ye Türk bayrağı çekilir de Halid Meşal Ak Parti Gazze Belediye Başkanı olursa hiç şaşırmayın. (zira Gazze'den CHP'ye oy çıkmaz).


    Ergenekon destekçilerinin ifadeleri ile İsrailli idarecilerin açıklamaları arasında da bir benzerliğe rastladım, Ergenekon destekçileri “orduyu yıpratmayın” diye yırtınırken, israilliler de Hamas bize saldırıp barışı bozdu diyorlar. Benzerlik şurada:


    Aslında Türkiye'de ordu çoktan yıpratılmış ve şimdi orduyu yıpratan ayrık otları temizlenerek ordu güçlendiriliyor ama nedense manzarayı tasvir edenler milleti beyinsiz zannettikleri için sanki ordu yıpratılıyor gibi bir izlenim oluşturmaya çalışıyorlar. Taktiktir, uygulanır gayet normal..


    İsrail'de, daha doğrusu Filistin'de de aynı durum söz konusu. Sanki Hamas “Araplara rahat battığı için” durup dururken kurulmuş, Terörist İsrail devleti Filistin'i işgal edip işgal ettiği yerlere yahudi yerleşimcileri yerleştirip asıl sivillerin arkasına saklanan kendileri oldukları halde, kendi topraklarını korumak için silahlı direniş gösteren ve %75'lik oy gücüyle filistin halkının tek meşru temsilcisi olan mukavement gücü HAMAS'a “saldırgan, barış bozucu” diyorlar ve dünya da bunu yiyiyor. Sözde iki soba borusu kimseye zarar veremeden tarlalara düştüğü için 479'u çocuk yaklaşık 1500 insanı öldürüp barış tesis etmeye çalışıyorlar.


    Ayıp ayıp, ABD. bile hiç değilse ikiz kulelerini yıkıp, 2000 vatandaşını öldürüp adam gibi bir mazeret imal ederek daldı Irak petrollerine. İsrail'in o kadarcık bile saygısı yok kamuyoyuna, onu da yapmıyorlar. Direk Gazze'yi bombalayarak nüfus yoğunluğunu “aslında öldürerek değil” ülkeden kaçırtarak düşürmeye çalışıyorlar. Zaten bu yüzden İsrailliler bombaladıkları yerde oturan sivillere önceden SMS atıyorlarmış, sanki Hamas o kısa mesajları okuyup da kaçmayacak. Amaç kamuoyunu keriz yerine koymak değil tabi, o kerizlik kamuoyunda baki. Tıpkı Hitlerin musevi Hazar Türklerini ve Çingeneleri öldürerek yahudileri korkutup Kudüs çevresinde toplanmaya zorlamaları gibi (Hitler ve Stalin olmasaydı İsrail kurulabilir miydi?). İsrailliler de derslerini iyi çalışmışlar anlaşılan, bölgeyi boşalttırıp dozerlere gerek olmadan dümdüz ediyorlar.


    Bütün bu olan bitenler yukarıda değindiğimiz safların netleşmesi konusunda oldukça yardımcı oldu, hem içeride hem dışarıda.


    Arap liderlerinin sözde ilgisizliği yanında Doğan medyasının hızla su alan amiral gemisinin yazarlarının tutumu da oldukça dikkat çekici oldu. Doğan medyasının televizyonu Erdoğan Peres'i aradı” diyerek yalanlarla aslında temennisini dile getirirken, ben başka kanallardan Peres'in arayıp özür dilediğini işitiyordum mesela. Bazı çatallaşmalar gözükse de manşetlere yansıyan ezici çoğunluğun fikirleri de bu temennilerdi ve bir kez daha Türkiye'ye karşı İsrail tercih edilmişti. Zira onlar kendi ülkelerinin güçsüzlüğüyle övünüp İsrail'e ve Batıya yaranmayı görev addederler. Neyse.. Sürprize bakın ki üst üste yaptıkları bütün tercihleri yanlış çıktığı gibi bu da yanlış çıkacak; çünkü, müthiş bir ekonomik krizle boğuşan dünyanın sözde medeni ülkelerine göre Türkiye artık çok daha güçlü..


    CHP'ye gelince, kurmayları olayın hemen akabinde tek ağızdan Erdoğan'a saldırmalarına rağmen, kamuoyunu iyi etüd eden liderleri Baykal, Erdoğan'a destek çıktı. Tabi çarşaf açılımı gibi bu da eğreti durdu ve hiç samimi gözükmüyor.


    Siyasetçi yaptığı her şeyi bir anlamda oy için yapar, mesleği bunu gerektirir. Baykal'da Başbakan'a “bunu iç seçim malzemesi yapma” diye uyarıda bulunarak bir anlamda kendisi bu olayı iç seçim malzemesi yapmıştır, bu da ayrı tartışılması gereken bir konu.


    Başbakan Erdoğan Ak Partiden taşarak Türkiye'ye, buradan da taşarak dünyaya açıldı. Bu çıkışı kendisine dünya liderliğine oynama fırsatı verdi. Korkanlar var, doğrudur belki korkmak da gerekir; cesaret çoğu zaman cehaletten gelir, ama gördüğümüz kadarıyla Amerika'nın Irak'a demokrasi getirme denemesi başarısız oldu, şimdi sıra Türkiye'de, durum ve koşullar bu denemeye oldukça müsait. Türkiye bölgeye demokrasi getirirse bu durum faşist Arap Devletlerinin sonu İslami bir bilinçlenme ve yükselişin de başlangıcı olur.


    İsrail ile ilişkilerimiz bozulsun diye uman, ya da bozulmasından endişe edenlere de cevap verelim: Türkiye İsrail ilişkileri asla bozulmaz. Hatta müslümanlarla yahudilerin arasında da İsrail'in terörizminden önce bir sorun yoktu. Asıl sorun tarih boyu Hıristiyanlar ile Yahudiler arasında olmuştu ve her defasında ezilen, öldürülen yahudilerin imdadına Müslümanlar yetişmişti. Yakın tarihte de bu durumu unutmuş gözüken yahudi idareciler kısa zamanda gerçeği kavrayabilirlerse sorunlar da kendiliğinden çözülür. Kısa vadede bozulan bir Türkiye İsrail ilişkisi sadece yahudilere zarar verir. İptal edilecek olan anlaşmalar ve işbirliği savaş ekonomisi ve tarım dahil İsrail'i zarara sokar. “Akıllı bir İsrail Cumhurbaşkanı Türkiye'ye karşı her zaman özür diler pozisyonda olur”. Özür dilemekten imtina eden İsrail'e ise ancak Türkiye'nin Türk gözüken sinsi medyası ve küçük bir takım siyasi muhalefeti yardımcı olabilir. Ergenekon çetesi ve tetikçileri de içeride ya da en azından fazla gündemde olduğuna göre Türkiye'nin gerçek hizmetkarlarının ve dolayısıyla Türk devletinin önü açıktır.



    Sunusi Fazıl ONAY

    02 02 2009

    November 25

    Uyuyan ideoloji

    Ben bir uyuyan ideoloji taraftarıyım. Kavgalı olduğum kişiler bu ülkede yaşamıyorlar. Bu ülkede benimle kavgalı olduğunu zannedenlere ise sadece sitemim var.

    Benim ideolojimin ideologları bu dünyada yaşamıyorlar çoğu zaman.. Yaşayanları ise ideolog olduklarının farkında değiller.

    Ben milyonlarca idealistinden biriyim bu ideolojinin. Öyle ki, ne ben diğer idealistlerini tanırım, ne de onların benden haberleri var.

    Bana takılan etiketler yük olur bana, söker atarım.. Kimlik icad ederler, kalıbımı çıkarmak isterler, sığmam kırarım.

    Mehmet Akif'in Asımıyım ben, Necip Fazıl'ın sürünen Sakaryası, Osman Yüksel'in serden geçen öfkesiyim..
    Ziya Paşa'nın dizinin dibine çömelmiş nasihatlerini dinleyenim..
    En kaprisli aşkların maşukuyum belki Nihal Atsız'ın betimlediği..
    Arif Nihat bana yazar, Yavuz Bülent bana anlatır..
    Ve beni Fethullah Gülen ağlatır..

    Hasan el Benna özlemiş beni, Muhammed İkbal çok dargın bana, Elçibey'in son nefesinde hasretindeydim, İzzetbegoviç'in umudundaydım

    B en Dudayev'in uzak yeğeniydim bir zamanlar ve Ahmed Yasin'in çaresizce çağırdığı oldum Gazze'de..

    Ben şimdi söyleyeyim size kim olduğumu:

    “Yaşımızı hatırlamayacak kadar yaşlıyız..
    Çok eski ve tanıdık bir sonbahar gecesi,
    Dondurucu rüzgarda birbirini takip ederek yürümeye çalışan
    Vahşi atların binicileriyiz..
    Kurutulmuş etin ve soğuk soğuk terleyen atlarımızın kokusunun mest ettiği kurtların gözleri uzaklardan parlıyor üzerimize..
    Ay daha ikiye ayrılmamış..

    Bozkır masmavi uzanıyor altımızda..
    Atalarımızı tanıyan ulu ağaçların başladığı yerden parlayan kayalara kadar..
    Belli belirsiz bir ateş güreşiyor rüzgarla, beyaz atın huysuzlandığı yerde..
    Bir kam yasak marşlar çalıyor kopuzuyla, yere nal izleri çiziyor..

    Çok değil, bir kaç asır sonra, bir kaç atlı geçecek buradan, biz değiliz hiçbiri..
    Sarayda bir ihtilal yapılacak ve Serenge'ye akacak kanlar..
    Tutsak doğmamış olanlar hikayeler anlatacak, dinleyenler ümitlenecek.
    Gülmeyi unutmuşlar hüzünlenecek yine..

    Bir kaç asır sonra terkimizde bir kitap olacak, kulaklarımızda eski hikayeler..
    Şadlar teginler secde edecekler güney batıya..

    Bir akşam üzeri Tuğ kaldırılacak kızıl güneşe doğru..
    Millet ata binecek, yeni yurtlara..

    Kıldan çizmeleri ile dağlar aşacak, kumsallarda gezecekler..
    Aynı soydan olmadıklarıyla, aynı dili konuşmadıklarıyla anda olacaklar..
    Küstah bir haç kırılacak sinelerinde..

    Milyonlarca beden dolusu kanla bir baştan bir başa yıkayıp temizleyecekler yurt dedikleri toprağı.. çoğalacaklar, dağılacaklar, düşecekler, kalkacaklar..

    Ve bir nikahla başlayacak yeniden serüven..
    Kayı boyunun yiğidi nam salacak asırlara..
    Diller, dinler, ırklar kardeş olacaklar bir bayrağın altında..
    Devlet-i Ali denecek adına, büyük devlet..
    Barış için savaşanların ordusunda ölmek için öldüren, mazlumların en zalimi..
    O gün haklılar en güçlü olacak.. ve arsızlar ezik..

    İmparator denilecek hakan dedene..
    Ve sen bu gururla yaşayacaksın.. ölene kadar.

    Şimdi bizim şu yürüyüşümüzü hatırla..
    Acı bir narayla indik Tanrı Dağından
    Amacını arayan bahadırlar olarak, ve ilk iş Fatiha'yı öğrendik..
    Çok değil asırlar sonra..”


    Tanıyorsunuz Değil mi?
    Adım Türk soyum İslam..
    Fatih'i Yavuz'u şan olmuş bana. Sultanıma kızıl demiş köpekler, Mustafa Kemal'le dirilmişim, kalkmışım çöktüğüm yerden, yedi düvel hala inmemiş sırtımdan..

    Ben uyuyan ideolojimin yılmaz, yalnız ve ümitvar mensubuyum..
    Varsın TURANCI yazsınlar etiketime bana ne, bu da en çok Nazım Hikmet'i kızdırır..

    Önümde Yunus Emre, üzerimde Mevlana
    Cebimde samimi pişmanlığı Enver Paşa'nın
    Kalbime sığmış Yezdan, Mustafa Kemal aklımda
    Eşiğindeyim şimdi uyanıklığın..

    Sunusi Fazıl ONAY

    September 13

    Dangalaklık bulaşıcı, cahillik ise tedavisi olan bir hastalıktır

    Çok enteresan,
    başka bir sitede bir yazımı eleştiren bir bayan yazıdaki "dinsiz" sözcüğüne takmış ve bana galiz hakaretler savururken bir de soruyor "sana mı kaldı dinsizi dindarı ayırdetmek" diye.
     
    Sevgili okuyucular huy saridir. Yani, dangalaklık bulaşıcıdır.
    Sözü edilen yazı "alevi kardeşlerimizi uyandıralım" adlı makalemdir. Bu yazıda dinsiz kelimesi marksist ve leninist bir terörist ölüsü için kullanılmıştır. Teröristin cenazesinin cemevinden kaldırılması eleştirilmiş ve "dinsiz adamın cemevinde ne işi var?" diye sorup, "alevi adamın dini olur" diye haykırmışız.
     
    Sevgili dangalaklar için küçük bir not:
    Marksizm ve Leninizm dinleri ve töreleri afyon olarak görür. Marksist olduğunu iddia eden adam zaten dinsiz olmakla gurur duyar. Çemkiren arkadaşlar bu gerçeği bilmezler, biz dinsiz dedik diye övüneceklerine kızarlar, ama cahillik tedavisi olan bir hastalıktır.
     
    Demek ki biz insanları ayrımıyoruz, insanların kendi üzerlerine yapıştırdıkları etiketleri okuyoruz. 
     
    Ama bunu eleştiren arkadaş aleviliğin biyolojik olduğunu da öne sürüyor. Tıpkı yahudilik gibi. Yani "eğer kanında yoksa Ali'yi sevemez, Alici (alevi) olamazsın" diyor.
    Evet, doğru da söylüyor. Yani en azından bu jargonun dedeler tarafından sahiplenildiğini hepimiz biliyoruz, sorun yok. Onlar diledikleri gibi inansınlar. Bize ne!
     
    Sorun şu,
    Marksizm, dine, törelere ve her türlü feodal angajeye karşı olduğu için, Marksist ve Leninist olan bir komünist aleviliği de reddeder. Ama bu cahil terörist ve cahil avane sahip çıktıkları ideolojileri neyi reddeder bunu bilmez. Tıpkı aleviliği bilmeyen aleviler, İslam'ı tanımayan müslümanlar gibi.. olabilir, dedik ya, cahillik tedavi edilebilir sonuçta.. 
     
    Aramızda İslam'ı sadece domuz eti yememek zannedenler de var.. ne yapalım, elimizden geldiğince yazıyoruz anlatıyoruz işte..
     
    Hak geldi batıl zail oldu..!
     
    Alevi olun sünni olun, ne olursanız olun, ama olduğunuz şeye saygı duyun. Siz kendi inancınıza saygı duymazsanız bunu başkalarından da beklemeyin. Kendi inancına saygı duymanın yolu inancının getirdiklerine uymak, sorumluluklarını yerine getirmek, diğer inançlara da dil uzatmamaktır.
     
    Ama hepimiz biliyoruz ki bir müslüman İslam'dan başka herşeyi reddeder. Din olarak sadece İslam'ı kabul eder. İndallahi indeddinel İslam: Allah indinde din İslam'dır ayeti kerimesine uyarak müslüman olmayanlara dinsiz denildiği bilinir (gavur). Yani dinsiz kelimesinin anlamı her hangi bir dini kabul etmeyen anlamına gelirken, bir müslüman için dinsiz kelimesi dini terminalojide "müslüman olmayan" şeklinde yorumlanır.
     
    Bazı alevi vatandaşlarımız bildiğiniz gibi nüfus kağıdında yazan İslam sözcüğüne haklı olarak kızıp dava açmışlardı, biliyorsunuz (silinsin diye). Bu sebeple aşağılık kompleksi ile yazılanları anlamadan hakaret yağdıranlar, bu satırların yazarının inancını anlarlarsa hakaret maksadının olmadığını da bileceklerdir.
     
    Evet, Hacı Bektaş abdest alır namaz kılar, ramazanda oruç tutardı; kabeye gidip hacı da olmuştu isminden anlıyorsunuz değil mi? (son dönemde bazıları, sırf bu sebeple mübareğin isminin Hacı değil Hac olduğunu iddia eder). Türbesinde namaz kıldığı mescidi, abdest aldığı şadırvanı da görebilirsiniz. Kurmuş olduğu tarikatı osmanlıya asker yetiştirirdi, yeniçeri ordusunun harp akademisi (akademi tarikattır) Bektaşi ocağı idi. Tarikat insana nefs mücadelesini öğretir. Askerlerin de nefsi terbiyeye girme zorunlulukları var, zira sonuçta adam öldürüyorlar, bunu nefisleri için yapmıyorlar, bunun ayırdına erdirmek bektaşi ocağının göreviydi.
    o asker ki şah ismail'i yenmiş, hatta abbasilerden halifeliği almış..
     
    Şimdi bakıyorsunuz ki Hacı Bektaş'a bağlı olduğunu söyleyenler namaz kılmaz, ramazanda oruç tutmazlar.. olabilir kendi meseleleri, bizleri hiç alakadar etmez..
     
    Bizler Bektaşiyiz, namaz kılar, zekat verir, orucumuzu tutarız. Bizi kendi ibadetimiz ilgilendirir. O bu değil.. Bizler 12 imamın 12sine de harfiyyen uyan, taklit eden, samimi müslümanlarız. Ehli Sünnet vel cemaat alevileriyiz. Ama izin verin de kendi saflarımızı netleştirirken bize de kimse karışmasın, nereye ait olduğunu şaşırıp aşağılık kompleksiyle kimse bize çemkirmesin.