Sunusi Fazil's profileS:N:S:Y // CİDDİYET günl...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
20 August Mezhep Tarikat ve CemaatBilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların en çok kirlettiği konuların başında gelir mezhepler, tarikatlar ve cemaatler. “Bence…” diye başlayan cümlelerle iflah olmaz cahilliklerini sergileme yarışına girmeye çok meraklıdır bazı sözde aydınlarımız. Kendileri enaniyet dağının gölgesine sığınır ve alabildiğine atıp tutarlar mezhepler, tarikatlar ve cemaatler hakkında. Zira bazıları bu konularda konuşmayı görev addederler, olsun varsın hiçbir bilgileri olmasın, çok değerli saydıkları fikirleri vardır ya saçmayı istedikleri, eğer biraz da güzel lisanları varsa başlarlar caka satmaya. Laflarının nereye gidebileceğini kestiremeden atıp tutarlar.
Bugün, bu işlere pek kafa yormayan insanlar açısından en azından kafamızdaki bazı düşüncelere referans olabilecek bir yazı yazmak istedim. Niyetim, bu konu hakkında ileride tafsilatlı düşünmek ve fikir yürütmek gerektiğinde bir temelimizin olması ve en azından bazı kötü niyetli bilgisiz fikir sahiplerinin sözlerinden etkilenmemek.. Öncelikle şunu belirtelim, dünyada Allah indinde tek din İslam’dır. Dolayısıyla bu dinin mezhep, tarikat ve cemaatlerini diğer dinlerin benzer organizmalarıyla karıştırmamak gerekir. Zira İslam’ı referans alan her organizmanın rotası sonradan şaşabilecek olsa bile çıkış noktası yani mevcudiyet temeli haktır. Genel kanının aksine, dinimizdeki mezheplerin oluşum tarihi, tarikatların ortaya çıkış tarihi kadar eski değildir. Zira tarikatların kaynağı Rasulullah’tan aldıkları feyz ile sahabeler olmuştur. Tasavvuf ekolünün kurucusu her ne kadar Hasan Basri efendimiz olarak gözükse de, bugün yaşamını sürdüren tarikatların 2 silsilesi vardır. Bir Hz Ebu Bekr’e ulaşır, diğeri de Hz. Ali’ye.. Diğer sahabelerinkiler bu 2 silsileye intisap etmiştir. Etmeyenler de daha sonra amaçlarından saparak batıl olmuşlardır. Mesela sema dönerek artık işi gösteriye dökmüş olan Mevlevilik gibi, sünnet ve ibadetten uzaklaşarak kendi ayin ritüelini oluşturmuştur. Halbuki Mevlevilik zamanın en güçlü akademisi olarak Anadolu tarikat geleneği içerisinde çok önemli bir yere sahipti. Bugün dünyanın hangi coğrafyasına giderseniz gidin muhakkak zikir meclislerine yani tarikatlara rastlarsınız, bunların nefs mücadelesi ile alakalı verdikleri reçeteye bakarsanız hiçbirinin diğerinden farklı olmadığını görürsünüz. Tarikatlar İslam nüfusunun okullarıdır. İslam’ı kabul etmiş bireyler buralarda nefs terbiyesini öğrenirler. Hiçbir okulun diğerine üstünlüğü yoktur. Eğitim öğretim sistemi zannettiğiniz kadar fiziki olmasa da imtihanla sınıf geçme burada da vardır, tek fark buradaki imtihan sonunda atlanan sınıflar bir üstünlük aracı değil kalbi hastalığın şekline ve tedavisine göre atlanması şart olan sınıflardır. Kiminin 1’inci hastalığı güçlüdür zor geçer, kiminin 7’inci… Bunlar aslında uzaktan bakılması gereken şeyler değil bilakis yaşanılası güzelliklerdir. *** İşte mezhepler de bu gibi soruların sosyal hayatta ve ferdi yaşamda ortaya çıkmasıyla ve verilen cevapların çeşitliliğiyle ortaya çıkmıştır. Allah’u Teala’nın “istikamet üzere olun” emri ile birlikte bu tür sorulara cevap veriliş prensibi yani ilkeleri seçilir ve ona göre içtihatlar yapılır. Din, zannettiğiniz kadar basit ve zümrelerin elinde bir oyuncak değildir. “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız kurtulursunuz” hadisi neden söylenmiştir acaba? Ya yolda sürekli yıldız değiştiren insanın durumu ne olur? İslam bize her zaman düşünmeyi öğütler, ama düşünmek sadece başı avuçlar arasına almak değildir. Halis bir düşünce için temiz bir kalbe ihtiyaç vardır, aksi takdirde her beyni olan düşünüyor ve düşüncesini ifade ediyor değil mi? İslam mezheplerinin diğerlerinden farkı da budur zaten; hiçbiri bir diğerini zail etmeye çalışmaz. Düşünce prensibi doğrultusunda gelişir ve diğer mezhep ve inananları da kendi mezhepleri içinde kaldıkları sürece doğrudur. Bir Hanefi, Şafi olan arkadaşını köpek gördüğü zaman uyarmak zorundadır. Az önce dediğim gibi içtihat farklılıkları mezhepleri doğurmuştur, zira hayatıyla bize öğretmen olan ve her sorunun cevabını (bildirildiği takdirde) bilen Rasulullah Efendimiz artık aramızda (eskisi formuyla) bulunmamaktadır. Ama bu mezhep imamlarının yalnız oldukları anlamına da gelmez… Aktüel meseleye gelince, bugün ŞİİLER ve SÜNNİLER arasında bir çatışma ortamı yaratılmak istenmektedir. Tarihte de bu yumuşak karın oldukça istismar edilmiş ve İslamiyet’in bu iki güzide ekolü birbirine çelişik gösterilmek istenmiştir. Bunda mezhep önderlerinin payı da maalesef yadsınamaz. Mesela Sünniler 4 hak mezhep diyerek Şiiliğin Caferilik kolunu dışlamışlardır, halbuki İmam Cafer 4 hak mezhebin kurucularının hocasıdır! Dolayısıyla ilk mezhep denilebilir. Zamane teknolojisi ve düşünce sistematiğinin gelişmesiyle oluşan içtihat farklılıkları neticesinde, diğer mezhepler aslında Caferilikten türemiş olsalar bile, siyaseten Şiiliğin Sünnilikten farklı duruşu neticesinde bir takım ayrılıklar derinleşmiş ve giriftleşmiştir. Şiiler bugün Sünnileri Ehli beyti tanımayan ve önemsemeyen cahiller olarak görürler, bir bakıma haklıdırlar da, dinimizin en ulularından “Peygamber Ailesini” (yani 12 imamı) bugün hangi Şii çocuğa sorsanız size bir çırpıda sayar, ama Sünni çocuk Ninja kaplumbağaları daha iyi tanır! Buna karşılık Sünniler de Şiileri ashaba karşı dil uzatmakla suçlar ve “Ehli sünnet vel cemaat” ilkesine daha sadık olduklarını iddia ederler. Bütün bu iddiaların nedeni politiktir. Zamanın iki siyasi partisinin desteklenmesi ile oluşan ayrılığa bugün bir ihtiyaç yok ama bu ayrılığın tek nedeni politika olmadığı için mezhepler varlıklarını bugün de devam ettiriyorlar ve ettirmek zorundalar. “Ümmetimin muhalefeti de rahmettendir” hadisi ile bu ayrılığın sadece prensiplerden kaynaklandığını biliyoruz ve imani olarak İslam’da tek vücut olduğumuz gerçeğini asla unutmuyoruz. Bu sebeple gayrimüslimlerin aramıza ekmeye çalıştığı nifak tohumlarının da farkındayız. (hatta bu yüzden bugün Irak’ta Şii camisine saldırı düzenlendiğinde şehit olan Şiilerin cenaze namazlarını Sünni imamlar, Sünnilerin namazlarını da Şii imamlar kıldırıyor..!) Cemaatler ise tarikat ve mezheplerden sonra gelen ve bunların kapsama alanında bulunan fertler birlikteliğidir. Cemaatler, “2 kişi yolda yürürken bile birinizi imam seçiniz” hadisine toplum nazarında uyan, Müslüman gruplarıdır. İslam sosyal ve “kamusal alanda” yaşanan bir dindir. Fertlerin farz olan ibadetlerini tek başlarına yapmaları bile pek makbul değildir. Artan nüfus ile birlikte ruhun aynı canlılıkla muhafaza edilmesi amacıyla, İslam’ın hukuki, fıtri, sosyal ve iktisadi alanda birliktelik içerisinde yaşanabilmesinin tek yolu cemaat olmaktır. Cemaat dışı ilişkiler de gayet kutsi olabilir, mesela bir akrabalık bağı (sıla-i rahim) ya da komşuluk ilişkisi gibi. Öyle ki, peygamberimiz “Cebrail bana komşunun komşusu üzerindeki haklarını anlattıkça ben Rabbimin neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacağını zannettim” buyurmaktadır. İslam bir cemaat dinidir. Cami bir Cemevi yani toplanma yeridir, toplanma yerinde de sadece ibadet edilmez, her türlü umuma ait meşveret yapılır. İşin gerçeği, “Yatsı namazında aramızda bulunmayanların selamette olduklarını araştırmak vazifemizdir.” Allah bizleri bu dünyada ve öbür dünyada yalnız bırakmasın, sevdikleriyle beraber eylesin. Amin. Comments (2)
TrackbacksThe trackback URL for this entry is: http://sunusy.spaces.live.com/blog/cns!41C3FF5B82A294FD!1028.trak Weblogs that reference this entry
|
|
|