Sunusi Fazil's profileS:N:S:Y // CİDDİYET günl...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
06 March Miliyetçiliğin, Emperyalizmin ve Kapitalizmin Gerçek YüzüÇağdaş Dünyamız, Milliyetçilik ve Ruanda
!994 yılında bir ülkede 100 günde 2 milyon insan öldürüldü. Katliam kelimesinin bile küçük kaldığı, filmlerde görsek "senarist ya da yönetmen abartmış" diyeceğimiz sahneler yaşandı Ruanda'da.
Bu olay bizlere batı emperyalizminin ve kapitalizmin ne olduğunu açıklamaya yetiyor aslında.
Ruanda'yı diğer Afrika ülkelerinden ayıran en önemli fark, bu ülkenin paris konferansı ile ortaya çıkan bir devlet olmayışıdır. Köklü bir devlet ve millet geleneği bulunan Ruanda'da asırlardır tek kabile hüküm sürer, tek dil konuşulurdu. Okur yazar oranı yüksek, eğitimli ve refah seviyesi yüksek bir krallıktı ve 1800'lü yılların ikinci yarısında Ruanda Almanya'nın sömürgesi oldu. 1994 katliamının temeli işte o günlerde atıldı.
Ruanda'da Hayvancılıkla uğraşanlara Tutsi, tarımla uğraşanla Hutu denirdi. Bir ailede hem Tutsi hem Hutu olabiliyordu doğal olarak. Almanlar bölgeyi koloni haline getirdiklerinde ülkenin yüzde onbeşini oluşturan Tutsilere üstün ırk muamelesi yaptılar. Hayvancılıkla uğraşanların geliri daha yüksek olduğundan, bir sosyal tabaka olarak Tutsiler Ruanda halkının elitlerini temsil ediyorlardı. Almanlar ise bu sosyal tabakayı bir ırk bilinci ile motive etmek amacıyla tutsilerin Hutularla akraba olmadıklarını aslında Nuh peygamberin soyundan geldiklerini uydurarak okullarda ders kitaplarına bile soktular. Katolik misyonerler yıllarca bu ideolojiyi Ruanda'nın en ücra köyüne bile yaydılar.
Almanlar yenilgiye uğrayıp bölgeden kovulduktan sonra gelen Belçikalılar da bu ideolojik saçmalıklara destek çıktılar. Tek millet olan Ruanda iki millet haline getirildi ve azınlığa daha büyük bir ayrıcalık tanındı. Bunun tek amacı nefret tohumu ekmek ve daha çok sömürmekdi. Netekim, Belçika uygulamaları daha da ileri götürerek insanların kimlik kartlarına Tutsi ya da Hutu olduklarını belirtir bir ibare konmasını sağladı. Tutsiler yıllarca azınlık oldukları halde Hutuları yönettiler ve bilinçsizce de aşağı görmüş oldular. Zira kimliğinde Tutsi yazan Belçika hükümetinin koloni valisince ayrıcalıklı bir statü kazanıyordu.
İkinci dünya savaşının akabinde Belçikalılar ülkeden ayrılıp Ruanda bağımsızlığını kazandığında, birbirinden nefret eden iki millete sahipti. Daha sonraki yıllarda iktidara gelen hükümetler hep bu ayrımcılığın körükleyicisi oldular. Fransa ve Belçika'nın desteği ile kurulan son Hutu hükümeti katliam hazırlığına bir özel ordu kurarak başladı. Emperyalistlerin her zamanki oyunudur bu. Parçalarlar, küçüğe daha fazla ayrıcalık tanıyıp nefret tohumları ekerler ve büyük parçanın intikam alışını ellerini ovuşturarak seyrederler. Ruanda'da milliyetçilik öyle bir boyuta ulaşmıştı ki okul ve hastane gibi sosyal tesislerde kapasitenin yüzde onbeşinden fazla tutsi bulundurulması yasaktı. Tutsiler komşu ülkelere göçe zorlanmış kalanlar ise büyük eziyetlere maruz bırakılmışlardı. Ülke fakirdi, sömürülecek parası var sayılmazdı. ama emperyalizm ve kapitalizm her zaman sömürecek birşey bulur, olmazsa borç verir ve onu sömürür, örneklerini görmüyor muyuz?
Ruanda'da da böyle oldu. Belçika Hutu hükümetine silah satacaktı, ama Ruanda'nın parası yoktu, yardıma Fransa yetişti. 12 milyon dolar kredi vererek Ruanda'ya Belçika'dan silah satın aldı. Fakat bu önemsiz meblağ bir katliam için yetersizdi, netekim fakir Ruanda bu sefer çareyi Çin'den pala ithal etmekte buldu. Sandık sandık palalar taşındı ülkeye, milyonlarca, Afrika göller bölgesinin verimli topraklarına sahip yemyeşil bir ülke olan Ruandaya ve 100 günde kimliklerinde Tutsi yazan 2 milyon kadın erkek ve çocuk Ruandalı evlerde sokaklarda kiliselerde hastanelerde yani bulundukları her yerde vahşice öldürüldü.
Peki 1994 yılında modern dünya ne yapıyordu?
İlk icraatı BM gösterdi. Ülkede konuşlanmış bulunan çoğunluğu Kanadalı ve Danimarkalı olan BM askerleri derhal bölgeden kaçtılar. Hem de tesislerinde bulunan 2000 sığınmacıyı Hutuların eline bırakarak. 1991'de Irak'ın minik Kuveyti işgal etmesiyle ve 3 tane arabın canı yandı diye 1 milyondan fazla ıraklıyı öldürerek bölgeye barış getiren BM Güvenlik konseyi Ruanda'da 2 milyon insanın ölümünü bir katliam ve soykırım olarak kabul etmedi. Çünkü eğer bu kabul edilseydi o zaman Ruanda'ya da Barış Gücü konuşlandırılması gerekirdi. Ama Ruanda'da ne petrol vardı ne de elmas yatakları! Ardından Katolik kilisesi kaçtı ülkeden. Papaz ve misyonerler görevlerini yapmış olmanın keyfiyle ayrıldılar kanlı caddelerden. Kiliseler, yakmak için ceset toplama istasyonu oldular. Hıristiyanlık asırlardır sürdürmekte olduğu geleneğini tekrar onurlandırdı 2 milyon cesetle.
Belçika suçunu kabul etti ve resmi olarak yaptıklarından özür diledi. Amerika da Somali'de uğradığı yenilginin şokuyla bölgeye müdahale edememiş olmaktan dolayı üzgün olduğunu belirtti ve başkan Clinton ülkeye bir taziye ziyaretinde bulundu. Hutu lejyonlarını eğiten ve silahlandıran Fransa ise hala sessizliğini koruyor. Katliamın sorumluları hala Fransa'da yaşıyor ve Fransa suçları ispatlanmış olan politikacıların hiçbirini Fransa aleyhine şahitlik yaparlar kaygısıyla Ruanda'ya geri vermiyor. Ruanda Ulusal Birlik Ordusu ülkeyi ele geçirip bütün yerel suçluları yakaladılar ama hapishanelerde bu mahkumlara bakmak oldukça külfetli olduğundan bütün suçlular aşama aşama serbest bırakılıp topluma kazandırıldılar.
Ruanda'da sokaklarda dostlarını komşularını ve öz yeğenlerini, kuzenlerini palalarla kesip öldüren insanlar geziniyor. Modern dünya ülkeleri ise bu vahşete seyirci kalmanın vicdan azabını bile çekmiyorlar. Bütün dünyayı soykırım masalları ile uyutan milletler Ruanda'nın acısını hiçbir zaman paylaşmadılar, aslında paylaşamazlar da, zira soykırımın ne demek olduğunu sadece Ruandalılar bilir yalancılar değil.
Nato, Cento, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve diğer kuruluşlar aslında herkesin bildiği bir şekilde insanlığa ihanet amacıyla organize edilmiş kuruluşlardır. Vazifeleri haklıyı haksızdan ayırıp kollamak değil bilakis güçlünün gücüne güç katmaktır. Bunu her dünya vatandaşı gayet iyi bildiği halde, neden hala bu oluşumların içerisinde yer almak isteriz? Cevap basit aslında. Tabi ki zalimlerden olabilmek adına.. bu şekilde mazlum olmaktan korunacağımızı düşünüyor olmalıyız.
Unutulmaması gereken şey ise, zalim gerektiği zaman hiçbir bağa bakmaz ve Ruanda'daki gibi kendi yeğenini ve kuzenini de öldürür.
Ruanda'da yaşanan bu müessif olay, tüm kandırmacalardan arınmış, çıplak bir gerçek olarak bize her türlü ayrımcılığın, milliyetçiliğin, emperyalizmin ve kapitalizmin aslında ne demek olduğunu ispatlamıyor mu?
Hamile kadınların karınları deşilerek çıkarılan ceninler ayakkabı topukları ile ezildi, binlerce kadına ve çocuğa tecavüz edildi, 2.000.000 insan hunharca katledildi. Sadece üç kuşak ötesinde kardeş olan insanlar arasında yaşandı tüm bunlar. Milliyetçiliğin sonu ırkçılık, ırkçılığın sonu ise vahşet oldu her zaman. Bu, kısa bir zaman dilimi içerisine sığdırılmış konsantre bir ibrettir tüm insan evladına. Bütün halkların kardeş olduğunu unutanlara; görüp, düşünüp anlasınlar diye.
Sunusy F. ONAY TrackbacksThe trackback URL for this entry is: http://sunusy.spaces.live.com/blog/cns!41C3FF5B82A294FD!906.trak Weblogs that reference this entry
|
|
|